Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Increase font size Decrease font size Default font size default color green color orange color
Anasayfa arrow Çocuklarımız arrow TBBM Çocuk oturumu
TBBM Çocuk oturumu Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Çarşamba, 19 Temmuz 2006

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 14.20

BAŞKAN. Öner ERGENÇ

BAŞKANVEKİLİ: Reyhan BALANDI (Afyon)

SÖZCÜ: M. Cevdet SELVİ (Eskişehir)

KÂTİP: Ali İhsan MERDANOĞLU (Diyarbakır)

-----0-----

BAŞKAN – Komisyonumuzun değerli üyeleri, değerli davetli arkadaşlarımız, uzman arkadaşlarım, değerli basın mensupları; toplantı yetersayımız vardır, toplantımızı açıyorum.

Bugün, biraz önce de toplantı dışı ifade ettiğimiz gibi, genellikle sokakta çalışan çocuklar boyutu itibariyle sokak çocukları meselesini irdelemiş olacağız. Bu vesileyle, davet ettiğimiz ILO’nun değerli temsilcilerinden Nejat Kocabay ve Osman Zaim Beyefendiler burada bizi bilgilendirecekler. Yine, biraz sonra toplantımıza katılacak olan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı temsilcileri ile UNİCEF temsilcileri bu anlamda gelip sunumlar yapmış olacaklar. Dolayısıyla, ben, bugünkü çalışmanın hepimize hayırlı, uğurlu olmasını temenni ediyorum. Vakit geçirmeden hemen gündeme geçiyorum.

Sözü ILO’dan gelen arkadaşlarımıza veriyorum.

Buyurun.

OSMAN ZAİM (ILO Çocuk İşçiliğinin Sona Erdirilmesi Programı Baş Teknik Danışmanı) – Sayın Başkanım, Komisyonun değerli üyeleri; ben, Osman Zaim, Uluslararası Çalışma Örgütü Çocuk İşçiliğinin Sona Erdirilmesi Uluslararası Programı Baş Teknik Danışmanı olarak Uluslararası Çalışma Örgütünde çalışıyorum.

Her şeyden önce çocukları sokağa düşüren nedenler ile sokak çocuklarının sorunlarının araştırılmasıyla ilgili olarak bu Komisyonu kurduğunuz için, bir vatandaş olarak teşekkürlerimi arz etmek isterim; sonra, sokakta çalışan çocuklarla ilgili olarak kurumumuzun tecrübelerini size aktarma fırsatını tanıdığınız için kurumum adına teşekkür etmek istiyorum.

Bu fırsattan yararlanarak, Gülay Aslantepe’nin de burada bulunmayı çok istediğini, kurumunuza tecrübelerimizi aktarmak için burada bulunmak istediğini; ancak, yurtdışı bir seyahati nedeniyle bulunamadığı için saygılarını Kurula iletmek istediğini de arz etmek isterim.

Sayın Başkanım, ILO’nun çalışan çocuklarla Türkiye bağlamında tecrübesi 1992 yılına kadar dayanmakta. Aslında, ILO, çalışan çocuklarla ilgili önlemler almaya 1992 yılı itibariyle karar verdi. Türkiye, bu programa katılan ilk 6 ülkeden biri olarak yer aldı. Dolayısıyla, Uluslararası Çalışma Örgütünün Türkiye’de 12 yıldan beri edindiği bir tecrübe bulunmakta.

Konu sokakta yaşayan çocuklar olduğunda ve sokakta çalışan çocuklar olduğunda, çocukların genel olarak çalışması ile sokakta çalışmaları arasında çok yakın bir ilişki var. Yani, çocukların çalışma hayatı, onları, bir şekilde er veya geç sokağa itiyor. Bu, sanayide çalışan çocuklar için de geçerli, tarımda çalışan çocuklar için de geçerli. Gerek ekonomik krizler, gerek çocukların çalışma hayatında karşılaştıkları güçlükler ve tacizler, onları, er geç bir müddet sonra sokakta çalışmaya, sokakta çalıştıktan sonra da, sokakta yaşamaya iten nedenlerin arasında.

Komisyonunuzun değerli vaktini, ben, çocuklarımız niçin sokakta, çocuklarımız niçin çalışma hayatında gibi sorularla fazla geçirmek istemesem de, bu konunun, takdir edersiniz ki, tabanında, temelinde yoksulluk yatıyor. Yoksulluk, hızlı nüfus artışı, köyden şehre göç, çocuklarımızı hem çalışma hayatına hem de sokağa iten nedenlerin başlıcaları. Bu, aslında bir kısırdöngü. Çocuklarımız, çalışma hayatına eğitimden yoksun olarak atıldıklarında, düşük ücretle hayatlarını idame ettirmeye ve vasıfsız işçi olarak ömürlerini geçirmeye mahkûm bırakılmaktalar. Bu, bir şekilde bu kısırdöngünün sürekli olmasını sağlamakta.

Tabiî, bu kısırdöngüyü kıracak tek ve en önemli etken eğitim. Eğitim içerisinde bulunmayan çocuk çalışmakta; ama, eğitimin içerisinde bulunan çocuk çalışmaya vakit bulamamakta veya çalışmamaktadır. Dolayısıyla, eğitimin önemi çok yüksek.

Biz, 12 yıldan beri ne gibi çalışmalarda bulunduk: İlk çalışmalarımız, çocuk işçiliğiyle mücadele için elverişli bir ortamın oluşturulmasına yönelik çalışmalardı. Dolayısıyla, bu bağlamda, ilk önce uluslararası çocuk işçiliğiyle ilgili bazı sözleşmelerin imzalanması gerekiyordu. Bu sözleşmelerin imzalanması için faaliyette bulunduk. Hükümetimiz de, büyük bir duyarlılıkla, bütün ILO sözleşmelerini imzaladı. 1998 yılında 138 sayılı Sözleşme. Bu 138 sayılı Sözleşme, çalışma hayatına başlamada asgarî yaşı tespit eden bir sözleşmeydi, 15 yaş olarak tespit etmiştir.

182 numaralı Sözleşme de, 2001 yılında hükümetimiz tarafından imzalandı. Bu da, en kötü biçimdeki çocuk işçiliği tiplerini sona erdirmeye yönelik bir sözleşmedir.

Bu sözleşmeler imzalandıktan sonra, çok tabiidir ki, ulusal mevzuatımızın bu sözleşmelerle uyumlu hale getirilmesi gerekiyordu. Bu çalışmalar da büyük bir başarıyla tamamlandı ve ulusal mevzuatımız sözleşmelerle uyumlu hale getirildi.

Sözleşmenin, aslında, Türk hükümetine yüklediği başka sorumluluklar da vardı; bunlar, birtakım kurumların kurulmasıydı. Örneğin, Çocuk İşçiliğiyle Mücadele İçin Ulusal Yönlendirme Komitesinin kurulması, Ulusal Danışma Komitesinin kurulması gibi kurullar; bunlar, kuruldu.

Daha sonraki çalışmalarımızda ise, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı çatısı altında, bir çalışan çocuklar bölümünün inşası söz konusuydu; bu da, büyük bir başarıyla gerçekleştirildi.

Yani, kısaca özetlemeye çalıştım, çocuk işçiliğine elverişli bir ortamın yaratılması için hukuksal alandan tutun da tüm kurumların yerli yerine oturtulmasına kadar pek çok alanda, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) faaliyetlerde bulundu.

Bunların yanı sıra, çocuk işçiliğini sona erdirmek için doğrudan eylem programlarına teknik yardım konusunda da ILO faaliyetlerde bulundu.

Sorunun boyutunu size gösterecek olursam, 1999 itibariyle Türkiye nüfusunun yüzde 25’i aşağı yukarı 16 milyon civarındaydı; bunun yüzde 10’u, 1 600 000 çocuk -artı 6-17 yaş arasında- çalışma hayatındaydı. Bir önceki sayımla, 1994 yılında yaptığımız bir çocuk işgücü anketinde bu sayının 1994 yılında, 6-14 yaş arasında 1 milyon olduğunu, 1999 yılı içinde de 500 000’e düştüğünü görüyoruz. Şimdi, bu sayının düşmesine tabiî ki bizim yaptığımız katkılar kadar, Millî Eğitim Bakanlığının zorunlu eğitimi 5 yıldan 8’e çıkarmasının çok önemli bir etkisi oldu. Yani, o etkiye ek olarak, bizim ulusal düzeyde yaptığımız çalışmaların da önemli etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Bu çalışmalar nelerdi; 101 tane doğrudan eylem programı yaptık biz 1992’den başlayarak, 2004 yılına kadar, 101 tane doğrudan eylem programı yaptık. Bu doğrudan eylem programları, bizim, ortaklarımızla gerçekleştirdiğimiz, aslında ortaklarımızın gerçekleştirdiği, bizim sadece teknik destek sunduğumuz programlardı. Ortaklarımız kimler; ILO’nun bir üçlü yapısı vardır; ILO, hükümet kuruluşları, işçi ve işveren kuruluşlarıyla eşit söz hakkı vererek ve eşit olarak bunların paylaşıldığı kurumlarda ... genellikli. Çok doğaldır ki, ortaklarımız, hükümet kuruluşları, işçi ve işveren temsilcileri, bunun yanında sivil toplum kuruluşlarının da çok yakın desteğini aldık.

Birkaç tane örnek vermek gerekirse, işte, Diyarbakır’da 75 inci Yüzyıl Çocuk ve Gençlik Merkezi, bizim ilk yaptığımız çalışmalardan bir tanesidir. Ankara’da Çalışan Çocuklar Merkezi vardır, şu anda, belediye başkanlığımızca çok başarılı bir şekilde işletilen. O, bizim ilk göz ağrılarımızdan biridir Sayın Başkanım, değerli komisyon üyeleri. Ankara’da, Çalışan Çocuklar Merkezi, Sıhhiye Çok Katlı Otoparkında yer alır. Örnek bir sosyal destek merkezidir. Yine, Sinop’ta, o zamanlar aldığımız duyumlara göre, bir köyden diğer köye çocukların kiralandığını duymuştuk. Sinop Durağan İlçesinde konuşlandırdığımız bir programdı. O program kapsamında, bu çocukların bir köyden diğer köye kiralanmaları önlenmişti ve bu uygulamanın tamamen durduğuna dair duyumlar alıyoruz; artık, böyle bir uygulama kalkmış vaziyette Sinop Durağan İlçesinde.

Erzurum-Uzundere’de, yoğun hane halkı görevleri nedeniyle, eğitimlerine devam edemeyen kızlara yöneldiğimiz projelerimiz oldu. Bu kız çocuklarına, o dönemlerde, uzaktan eğitim olanakları sağlamaya çalıştık, Millî Eğitim Bakanlığının öncülüğünde ve o proje, uzun dönemde açık öğretime yol açtı. Açık öğretimin doğuşu, bizim, Erzurum-Uzundere projesiyle başlamıştır.

Yine, İzmir’de çok başarılı bir uygulamamız var. Gerek Türkiye’de gerek uluslararası camiada örnek olarak gösterilen ve şimdi, diğer bazı ülkelere Türkiye’den ihraç edilip oralarda uygulanmasına uğraşılan bazı örnek projelerimiz var. Zaten, bizim de amacımız böyle örnek projeleri yaratıp, bu projelerin tekrarlanılabilirliğinin ve sürdürülebilirliğinin sağlanması. Sürdürülebilirliği konusunda, demin de arz ettiğim gibi, çok güzel örneklerimiz var. Aşağı yukarı, projelerimizin yarısından çoğu, şu anda, sürdürülebilir projeler olduklarını kanıtladılar. Örneğin, Ankara’da Sokakta Çalışan Çocuklar Merkezi, örneğin, İzmir’de, biraz sonra arz edeceğim, sanayie yönelik yaptığımız bir çalışmanın sonuçları gibi.

İzmir’de, konfeksiyon, ayakkabı tamir ve oto tamirdeki çalışan çocuklara yöneldiğimiz bir projemiz oldu. İki sene sürdü; yine çok başarılı bir uygulamaydı. Bu uygulamayı da dışarı ihraç etme durumundayız. Bu proje de tamamlandı ve yapılan bir protokolle, valilik, İzmir Büyükşehir Başkanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı arasında üçlü bir protokolle bu proje de biz çekildikten sonra sahiplerini bulmuş ve sürdürülebilirliğe kavuşmuş oldu.

Dediğim gibi, buna benzer, 101 tane bizim eylem programı dediğimiz eylem programı var. Yalnız, yanlış anlaşılmasın; biz, bu eylem programlarının içinde bilfiil bulunmuyoruz. ILO’nun da ismini gazetelerde görmüyorsunuz sık sık, daha çok kurumların ismini görüyorsunuz. Bunlar, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının projesi, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığının projesi olarak geçer yayında. Bunlara biz sadece arkadan teknik destek ve model hizmeti sunarız, bunların modellerini geliştiririz ve maddî ve teknik desteğimizi her zaman sürdürürüz. Bun yapmaktaki amacımız da, kurumlarımıza, çocuk işçiliğiyle mücadelede bir deneyim kazandırmak, arzumuz da bu deneyimimizin biz çekildikten sonra da sürdürülebilir olarak kalması.

Şimdi, ülke programı dediğimiz bir dönemden geçtik;1992 ile 2004 arasında, ILO, Türkiye’de Çocuk İşçiliğinin Sona Erdirilmesi Uluslararası Programı kapsamında bir ülke programı uygulamaktaydı. Şimdi yeni bir döneme geçtik. Bu dönemde, zamana bağlı politika program çerçevesinin oluşturulduğu ve buna destek sağlanıldığı bir dönem olarak addetmek mümkün. 182 numaralı ILO Sözleşmesi, ülkelere, çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerini, zamana bağlı bir şekilde ona erdirmesi yükümlülüğünü getirmekte. Bu, dolayısıyla, hükümetimizin bu sözleşmenin altına imza atmakla üstlendiği bir yükümlülük haline geldi. Yani, çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerini 5-10 yıl gibi bir süre önlemeyi hükümetimiz taahhüt etmiş bulunmakta. Zamana bağlı terimi de oradan geliyor, zamana bağlı politika program çerçevesi. Bu yükümlülüğün altına girmekle, bu yükümlülüğü yerine getirecek politika ve programları da oluşturma yükümlülüğü altına giriyor hükümetimiz. Dolayısıyla, ILO ile çok sıkı bir işbirliği içerisinde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bu sorumluluğu üzerine aldı efendim. Bütün kurumların katkısıyla, son derece geniş katılımlı bir şekilde, Türkiye, zamana bağlı politika program çerçevesini oluşturdu. Bu, yazılı bir dokümandır, bir belgedir, aşağı yukarı 90 sayfa. Çocukların en kötü biçimdeki çalışma hayatlarından nasıl çekileceklerine ilişkin politikaların yer aldığı, bu politikalara destek verecek kurum ve kurumların görevlerinin yer aldığı bir belgedir, Zamana Bağlı Politika Program Çerçevesi.

Şimdi, bu program çerçevesi ortaya çıktıktan sonra, Türkiye’nin önüne birtakım imkânlar da açılmış oldu. Uluslararası kurum ve kuruluşlar, Türkiye’nin bu taahhüdüne destek verme kararı aldılar. Örneğin ILO, Zamana Bağlı Politika Program Çerçevesine destek programını başlattı. Bu amaçla, belli bir miktar fon hibe olarak, teknik yardım olarak Türkiye’nin kullanımına sunuldu, çocuk işçiliğinin en kötü biçimdeki halleriyle mücadele etmek amacıyla.

Çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri Türkiye’de nelerdir veya çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri nelerdir diye sorulduğunda, aslında, çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri, 182 numaralı Sözleşmenin içerisinde yer almakta. Bunlar şöyle uygulamalar: Çocuğun kölelik benzeri işlerde kullanımı, çocuğun askerî çatışmalarda kullanımı, çocuğun pornografik yayınların üretiminde veya pornografi sektörü tarafından kullanımı gibi uygulamalar. Bir de çocuğun uyuşturucu ticareti ve üretiminde kullanılması. Bunlar, koşulsuz, en kötü biçimdeki çocuk işçiliği türleridir. ILO 182 numaralı Sözleşmesine göre; ama, bu sözleşme der ki, eğer ülkenizde bu tip çocuk işçiliği türleri yoksa, en kötü çocuk işçiliği türlerini belirlemek ve onunla ilgili önlemleri almak hükümetlerin görevidir. Dolayısıyla, 182 numaralı Sözleşme, hükümetimize, çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerini tespit etme yükümlülüğünü de üstlenmesini öngörmektedir.

Ulusal Yönlendirme Komitemiz, çok uzun ve çeşitli toplantılardan sora, Türkiye’deki en kötü biçimdeki çocuk işçiliği türlerini, sokakta çalışan çocuklar, sanayiin bazı dallarında çalışan çocuklar ki, bunların içinde, işte, oto tamiri var, mobilya sektörü yer almakta, bir de tekstil sektörü var; ama, tekstili çok fazla önemsemiyoruz; çünkü, tekstilde gittikçe azalan bir trend var, en kötü biçimdeki çocuk işleri içindede da saymamaya gayret ediyoruz; çünkü, hakikaten, Türkiye’de bu anlamda çok yol kat edildi tekstil sektöründe.

Bunun dışında, tarımda gezici mevsimlik çalışan çocuklar da, ulusal yönlendirme komitesi tarafından çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri olarak yer aldılar. Bundan sonra, önümüzdeki dönem içinde, 2006 yılına kadar, biz, çalışmalarımızı en kötü biçimdeki çocuk işçiliği türlerini sona erdirmek üzere bu üç sektörde yoğunlaştırdık. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığıyla gerçekleştireceğimiz bu proje şu anda, 1 Kasım itibariyle başlamış bir projedir. İzmir’deki daha önceki tecrübelerimizi, İzmir’de iki ekle daha yaygınlaştırma amacındayız. Mobilya sektörüne giriyoruz. Mobilya sektöründe, İzmir, Ankara ve Bursa’da, 2 500 çocuğu mobilya sektöründen çekmek ve eğitime kazandırmak üzere bir proje başlattık. Yine, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğüyle, 11 ilde sokakta çalışan çocuklara yönelik bir projenin hazırlıklarının son aşamasına geldik. O proje de 10-15 gün içerisinde imzalanacak ve başlayacaktır.

1 Ocak itibariyle başlayacak bir diğer projemiz de Millî Eğitim Bakanlığının yürütücü kuruluş olarak yer alacağı bir projedir. O proje kapsamında da, Adana-Karataş’ta, gezici mevsimlik pamuk işçiliğinde çalışan çocukları çekmeyi öngörüyoruz. Toplam ulaşacağımız çocuk sayısı, ki, buna kardeşler de dahildir; çünkü, çalışan çocukların kardeşleri çalışma hayatına atılmaya en yakın adaylardır. Dolayısıyla, biz, çocuğa, birey olarak değil, her zaman, bütün sosyal çevresiyle yaklaşıyoruz, projelerimizin temeli onun üzerine oturmaktadır. Doğrudan eylem programlarından bahsettiğim sırada, bundan ve doğrudan eylem programlarının yapısından çok fazla bahsetme fırsatım olmadı, ama, biz, çalışan çocuğa ulaştığımızda, onun kardeşine, ebeveynine ve onun işverenine eş anlı olarak yaklaşıyoruz. Bir yandan işverenin duyarlılığını artırırken, diğer yandan, ailelere alternatif gelir kazandırıcı bazı nitelikler edindirmeye çalışıyoruz. Bunun çok küçük bir örneği, İzmir’de en son yaptığımız projede, İşkur’la yaptığımız bir protokolle, çalışan çocukların ailelerine istihdam garantili meslek edindirme kursları açtık ve bu kurslardan yetişen aileler, istihdam altına, kursları bitirir bitirmez, sertifikalarını ellerine alır almaz alınmış oldular.

Yine, projelerimiz kapsamında, Millî Eğitim Bakanlığıyla çok sıkı bir işbirliği halinde çalışıyoruz. Bütün bu 101 projede, öğretmen eğitimleri her zaman önceliğimiz oluyor; çünkü, çocuklarla bire bir irtibat halinde olan kişiler öğretmenler. Dolayısıyla, sınıflarında kimin çalıştığını, kimin çalışmadığını en yakın gözlemleyen kişilerdir öğretmenler. Çalışan çocuğa nasıl yaklaşılacağını, onların başarı durumlarının nasıl takip edileceğini, onların devam durumlarının nasıl takip edilmesi gerektiğini vesaire öğretmenlerle, duyarlık artırıcı ve onların bu konudaki becerilerine katkıda bulunacak birtakım eğitim programlarını da sürekli hale getiriyoruz bu projelerimiz kapsamında.

Kurumumuzun görüşlerini bilmek isterseniz yasal mevzuat konusunda, yasal mevzuatla bizim pek fazla sıkıntımız yok, bir iki küçük konu dışında. 4857 sayılı İş Kanunu, bütün uluslararası mevzuata uygun ve onunla ilgili yönetmelikler, uluslararası normlara son derece uygun. Bir iki küçük sıkıntımız var; örneğin, İş Kanununa göre, tarımda özellikle, işgücünün denetimi, 50’den fazla, daimi statüde, tam zamanlı işçi çalıştıran işletmeler için söz konusu; ancak, bir tarım işletmesi düşünün ki, 50’den fazla çalışanı yok. Dolayısıyla, o tarım işletmesinin hiçbir şekilde işgücünün denetimi mümkün değil şu anda. Dolayısıyla, küçük tarım işletmelerinde, ki, Türkiye’de tarımın yüzde 98’i küçük tarım işletmelerinde, 50’den fazla tam zamanlı eleman çalıştıran bir tarım işletmesi bulmak neredeyse imkânsız. Dolayısıyla, tarım işçisi, denetim dışında, tarımdaki işgücünün karşılaşacağı meslekî, iş sağlık ve güvenliğiyle ilgili önlemleri almak son derece zor, hatta imkânsız; çünkü, tarımda iş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili herhangi bir denetleyici mekanizma yok. Dolayısıyla, tarımda çalışan çocukları da denetleyecek, o çocukların çalışma koşulları ve güvenliği konularında ne gibi tehlikelere maruz kaldıklarını, ki, biz bunu gözlemliyoruz, Adana-Karataş örneğinde gözlemliyoruz. Akrep sokmalarından tutun da, güneş çarpmalarına, tarım ilacı zehirlenmelerine, yani, oradaki çalışma koşullarını görürseniz, çocuklar o tarım ilaçlarının bulunduğu kaplardan su içiyorlar. Tarladan alıyor o kabı, gidip, kanaldan suyu dolduruyor ve kurtlu suyu içiyor. O çocuklar, bir taraftan kurtlu suya, bir taraftan da tarım ilacının zehrine maruz kalıyorlar ve basına yansımayan, son derece içleri parçalayıcı örnekleri görmek mümkün, yaşama koşulları da dahil olmak üzere son derece kötü durumdalar maalesef.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, tarımla ilgili bir sıkıntımız var, Murat Ayhan Başaran üstadım da biraz sonra arz edecektir. Bir de, Avrupa Sosyal Şartıyla ilgili çok küçük bir sıkıntımız var. Sanatsal faaliyetlerde çalışan çocuklarla ilgili; yani, bir çocuğun bir dizide oynaması, bir tiyatroda, bir reklamda yer alması, o çocuğun ruhsal ve fiziksel gelişimine acaba ne gibi yaralar açıyor, onların denetimini hangi organlar üstlenecek, hangi kurumlar üstlenecek, hangi şartlar altında bu çocuklar çalışabilir, hangi şartlar altında çalışamazlar vesaire gibi, sanatsal faaliyetler içeren konularda da küçük bir sıkıntımız var. Onun dışında, gerçekten, yasal bir sıkıntımız yok.

Bu konunun çözümü, Zamana Bağlı Politika Program Çerçevesidir Sayın Komisyon Üyeleri. Zamana Bağlı Politika Program Çerçevesini sahiplenmemiz ve buna katkıda bulunmamız gerekiyor tüm kurumlarımızca. Kurumlarımıza bu konuda kaynak aktarılması lazım, çocuk işçiliğiyle mücadele... Dediğim gibi, çocuk işçiliğiyle mücadele, sokakta çalışan çocukla mücadeledir, önleyici bir tedbirdir, sokakta yaşayacak bir çocukla mücadeledir. Çünkü, bunlar birbirleriyle son derece yakın ilişkide. Konuşmamın başında da bahsettiğim gibi, çocuk, çalışma hayatında çok masum göreceğiniz çıraklık gibi bir işle işe başlıyor, işverenin tacinize uğruyor, o çocuk eve dönemiyor; çünkü, eve götürecek parası yok. Eve gittiği zaman aile içi şiddete maruz kalacak. Aile içi şiddete maruz kalmamak için sokağa yöneliyor. Sokağa yöneldiğinde tek başına yaşayamıyor, grupların içinde kalmak zorunda. Sokakta da taciz büyük. Çocuklar tineri, eskiden külhanbeylerinin kullandığı uyuşturucu madde olarak da kullanmıyorlar. Eskiden külhanbeyleri, uyuşturucuları keyif maddesi olarak kullanırlardı. Biz bu çocuklarla konuştuğumuzda, çocukların, bu maddeleri, korkularını yenmek için kullandıklarını görüyoruz. Bu çocuklar korkuyorlar, sokağın tehlikelerinden korkuyorlar, diğer sokakta yaşayan çocuklardan korkuyorlar, sokakta görecekleri tacizden korkuyorlar. Bu çocuklar aç. Tiner çektiği zaman açlığını hissetmiyor bu çocuklar, korkuları azalıyor ve mücadele için güçleri oluyor. Bu amaçlarla tiner kokluyorlar. Bu çocuklar, keyif versin, kafa bulalım diye tiner çekmiyorlar; bu çocuklar için tiner bir kurtuluş yolu. Biz bunlarla görüştükçe, bunların çok daha fazla ayırdına varıyoruz. Muhtemelen, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumunun değerli uzmanları da size aynı şeyleri söyleyeceklerdir; çünkü, onlar da bu çocuklarla son derece yakın ilişkideler ve onlar da bu çocukların ne gibi hezeyanlar geçirdiklerini görüyorlar; ama, bu süreç, bir kere başladıktan sonra geriye dönüşü olmayan bir süreç. AMATEM’e gönderiyoruz bu çocuklarımızı; ama, beyin hücreleri, yerine gelmeyen hücrelerdir ve tinerin yarattığı zararlar hiçbir zaman tedavi edilemeyecek zararlardır; çünkü, beyne direkt etki eder ve beyin hücrelerinin ölümüne yol açar ve geriletilemez de. Onun için, biz, her şeyi çocuk işçiliğinde görüyoruz. Çocuk işçiliğinin sona erdirilmesinde, en kötü biçimdeki çocuk işçiliği türlerinin ortadan kaldırılmasında görüyoruz ve Komisyonunuzdan da arz etmek istediğimiz konu, bu Zamana Bağlı Politika Program Çerçevesine vereceğiniz tam destektir.

Aslında biz çocuk işçiliği izleme ve değerlendirme mekanizması diyoruz; ama, bir çocuk izleme, değerlendirme ve denetleme mekanizmasına son derece ihtiyacımız var. Benim her zaman verdiğim bir örnektir; askerlik çağındaki bir çocuğu, son derece etkin bir şekilde izliyoruz ve denetliyoruz, askerlik çağına gelen her çocuk askere alınıyor. Eğitim çağına gelen her çocuğu da aynı şekilde izlememiz, değerlendirmemiz ve denetlememiz lazım, eğitim çağına gelen her çocuğu eğitime kazandırmamız şart. Bununla ilgili yasal bir sıkıntımız var mı? Millî Eğitim Bakanlığı kanunlarına baktığımızda, bununla ilgili bütün yasal altyapının aslında var olduğunu görüyoruz; ama, uygulamayla ilgili ciddî sıkıntılarımız var. Çocuk işçiliği izleme değerlendirme mekanizması, hatta, çocuk izleme değerlendirme mekanizması, muhtarlıklarla mülkî amirlerin işbirliği içerisinde, aslında, kanunda da öngörüldüğü gibi, son derece etkin bir şekilde yapılabilecek bir konu; ancak, mevzuatın uygulamasında bazı sıkıntılarımız var; ama, bize ümit veren bazı gelişmeler de olduğunu, Millî Eğitim Bakanlığı kanalıyla, yakında, Millî Eğitim Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı kanallarından öğrenmiş bulunmaktayız. Örneğin, çok yakında, haziran ayı içerisinde 81 ilin valisiyle yapılan bir toplantıda, İçişleri Bakanlığı, valilere bu konuda gerekli uyarılarda bulunmuş, çocuk izleme ve denetleme mekanizmasının işletilmesi konusunda, valiler de ağustos ve eylül aylarında kaymakamlarla yaptıkları toplantılarda, muhtarların da seferber edilerek, okul çağına gelmiş her çocuğun okula kaydının yaptırılması konusunda talimatlarının olduğunu öğrenmiş bulunmaktayız. Aslında, dediğim gibi, yasal mevzuatımız orada; fakat, uygulamaya yönelik bazı eksikliklerimiz var. Bunlar, genellikle geleneklerimizden, kültürümüzden kaynaklanıyor. Dolayısıyla, duyarlılaştırma faaliyetlerine çok ihtiyacımız var. Öyle ilçeler var ki, kız çocuklarını, bütün bir ilçe kız çocuklarını tümden okula göndermeye reddediyor. O ilçede hiçbir kız çocuğu okula gidemiyor; öyle ilçelerimiz maalesef var. Geleneklerimiz, kültürümüz, zaman zaman önümüze güçlükler çıkarıyor. Dolayısıyla, eğitim, eğitim, eğitim, duyarlılaştırma çok önemli unsurlar.

Ben burada durayım isterseniz; Komisyon üyelerimizin sormak istediği sorular da olacaktır, arkadaşımla beraber onlara cevap vermeye çalışayım.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Buyurun.

CANAN ARITMAN (İzmir) – Çok teşekkür ediyorum; hem aktarımızın için teşekkür ediyorum hem de bir İzmir milletvekili olarak, hakikaten, İzmir’deki projelerinizin ne kadar başarılı olduğunu, ne kadar çok çocuğun hayatını kurtardığını bilen biri olarak sizlere teşekkür ediyorum.

Birkaç soru sormak istiyorum.

Türkiye’nin taahhüt ettiği çocuk işçiliğine son verme tarihi nedir, onu öğrenmek istiyorum.

Sokakta çalışan, yani, mendil, çiklet satan, dilencilik yapan sokak çocukları için bir örnek projeniz... Yani, anladığım kadarıyla, bugüne kadar bir proje geliştirmediniz; ama, şimdi bir proje geliştirdiniz. Nasıl bir proje geliştirdiniz, onu öğrenmek istiyorum.

Aile içi şiddetle mücadele etmek için de bir projeniz var mı, bununla ilgili bir proje geliştirdiniz mi? Çünkü, biliyoruz ki, çocuğu sokağa iten önemli faktörlerden biri de aile içindeki şiddettir.

Son sorum ve sanıyorum en önemlisi bu; hiç konuşulmayan, hiç üstünde durulmayan, göz ardı edilen, sizden de duyamadım, duyabilmeyi çok isterdim, o da, ücretsiz aile işçisi olarak çalıştırılan kız çocukları. Bunlar için ne yapıyorsunuz? İşte, biraz bahsettiniz, kız çocukları okutulmuyor, okula yollanmıyor; başlık parasıyla, o çocuklar kocaya veriliyor ve ücretsiz aile işçisi olarak bütün bir ömürlerini geçiriyorlar. Sadece onlara yönelik bir projeniz var mı? Yoksa yapar mısınız?

OSMAN ZAİM – En son sorudan başlayacak olursam, sadece onlara yönelik bir projemiz var. Demin de arz ettiğim gibi, Erzurum-Uzundere projesi, aile içerisinde yapılan işler nedeniyle, okullara devam edemeyen kız çocuklarına yönelik bir projeydi. O projenin çok güzel örnekleri vardır. O kız çocuklarının yoğun olarak bulundukları köyde, sudan başlayarak, köylerin çatısına güneş enerjisiyle sıcak su sağlamaya kadar, dolayısıyla kızların suya gitmesi engellendi vesaire. Yine, seralar oluşturuldu, ailenin geçim kaynağı olarak.

Erzurum Uzundere projemiz Milli Eğitim Bakanlığıyla o kız çocuklarının eğitime yönlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiş bir projeydi ve uzaktan eğitim. Dolayısıyla, köyde bir okuma odası oluşturuldu, üniversiteden öğretim üyeleri okuma odasında dersler, tamamlayıcı eğitim dersleri verdiler, o çocuklar eğitime kazandırıldı ve neticede oradaki 250 kız çocuğu 8 yıllık temel eğitimlerini bitirerek mezun duruma geldiler. Sadece, kız çocuklarına yönelik, Erzurum Uzundere projeydi. Sadece aile içi hizmetlerde çalışan kızlara yönelikti. Ancak, bütün projelerimizde çalışan çocuğun kardeşine yöneldiğimizde, aile içinde çalışan kız çocuğunu görüyoruz. Amacımız onu da eğitim hayatına kazandırıyoruz. Sadece, çalışma hayatında tespit ettiğimiz çocuğa değil.

CANAN ARITMAN (İzmir) – Görünmez ama, çoğunluğun olduğu yer orası. Hem evin işini yapmak, kardeşine bakmak, tarlada çalışmak, ileride evlendirilerek bir başka evde bu işlere devam ediyor. Orada tabii, özellikle Erzurum’da çok ciddi bir dini taassup da söz konusu. O dini taassup da onların eğitilmelerine engel oluyor. Televizyon bile seyretmeleri yasak olan bir çocuk, o. Tabii, sadece Erzurum’da değil, bildiğim kadarıyla Karadeniz kırsalında da çok büyük boyutlarda yaşanan bir sorun bu. Ama, görmezden geliyoruz. Bu eğitilmemiş, dayanağı olmayan, asla kendi ayakları üzerinde duramayacak olan bu dişi cins insanın yaşam boyunca emeği, sömürülüyor ve bir anlamda bir köle, bir esir gibi çalıştırılıyor. Ben özellikle bu konu üzerinde daha çok durmanızı bekliyorum. Ülkenin kadın gerçeğini bilen bir kadın milletvekili olarak.

OSMAN ZAİM – En kötü biçimdeki çocuk işçiliği türlerinin sona erdirilmesi için 2015 gibi bir tarih belirlendi. Sokakta çalışan çocuklara yönelik de birçok projemiz var. Bir tanesini söyleyeyim, ondan sonra sözü arkadaşıma bırakacağım. Bizim üç büyük işçi konfederasyonumuz, Hak-İş, Türk-İş ve DİSK ve Milli Eğitim Bakanlığıyla birlikte yaptığımız bir protokol neticesinde sendikalarımızın gösterdiği son derece duyarlı faaliyetlerle 1710 çocuğu biz sokaktan çektik ve eğitim hayatına kazandırdık. Bu 101 proje kapsamında 92 yılından 2004 yılına kadar biz 60 bin çocuğa ulaştık ve bu 60 bin çocuğun yüzde 60’ı eğitim hayatına yönlendirildiler ve yüzde 40’ı da çeşitli proje etkinliklerinden yararlandılar.

CANAN ARITMAN (İzmir) – Aile içi şiddete yönelik projeleriniz var mı?

OSMAN ZAİM – Sadece ona yönelik bir proje geliştirmedik ama, aile içi eğitime çok önem veriyoruz. Yani, biz ebeveyn eğitimine çok önem veriyoruz. Bizim projelerimizde mutlaka bir sosyal destek merkezi vardır. Sosyal destek merkezlerine aileleri bütün ücretleri karşılanarak, zaman zaman onların evlerine taksiler zaman zaman minibüsler, otobüsler göndererek, onların hepsini birden toplayarak sosyal destek merkezlerine getiriyoruz, akademisyenlerden, bütün uzmanların görüşlerini onlara aktarmaya, çeşitli eğitim seminerleriyle çalışıyoruz. Aile desteğini, aile eğitimine son derece önem veriyoruz. Projelerin bir elemanı olarak var ama, aile içi şiddete yönelik bir proje başlatmadık.

NEJAT KOCABAY – Sokak boyutuyla çok kısa sayın milletvekilimizin sorusuna biraz daha açıklık getiren bir boyut getirebilirim. Çünkü, Osman Beyin de dediği gibi sokakta yaşamak, sokakta çalışmaktan başlayan bir süreç. Bu sürece yönelik de UÇÖ’nün 94 yılından bu yana geliştirdiği projeler var. Yeni dönemde zamana bağlı ulusal politika program çerçevesine destek projesi kapsamında öncelikli olarak değerlendirilmesinin altında yatan sebep 94 yılından bu yana Türkiye genelinde kazanılmış olan tecrübe. Bu tecrübeyi de çeşitli kurum ve kuruluşlarla yapılan işbirliği çerçevesinde edindik ve bunlar konusunda çok kısa bilgi vereyim. Pratikte nasıl bir çözümlemeye ulaştık ve önümüzdeki dönemde sokakta çalışmaya yönelik çalışmalarımızın temelinde hangi araçlar yatıyor, bunları anlatmakta belki fayda var.

94’te Ankara Büyükşehir Belediyesiyle başlayan bir süreç bu. Deprem bölgesinde deprem sonrası Adapazarı, Yalova ve İzmit’te, Sakarya’da ortaya çıkan çalışmak zorunda kalan çocuklara yönelik olarak sunduğumuz hizmetler. Bunun paralelinde de Adana, İzmir, Gaziantep, Edirne, Çorum ve İstanbul’da yürüttüğümüz hizmetler var. Bu hizmetlerin temelinde de bir sosyal destek merkezi oluşturulması yatıyor. Sokakta çalışan çocuklara hizmet verecek ve bu çocukların sokakta geçirdikleri vakti en aza indirecek bir başlangıç noktasından hareket ediyoruz. Çocuğun sokakta tespitini müteakip, uzmanlar aracılığıyla merkeze kaydını yaptırıp, merkezde geçirdiği süreyi artırma yönünde bir çaba, bu çabayı takiben de eğitim sistemine dahil olan bir çocuk resmi çıkarmaya çalışıyoruz.

Burada da aileyi, çocuğu ve okulu eşzamanlı olarak değerlendiriyoruz ve çocuğun yönlendirileceği okulda ayrı bir adaptasyon süreci, ailede ayrı bir süreç, çocuğun gelirinden mahrum kalması dolayısıyla, eksik kalan geliri tamamlayacak çeşitli açılımlar sunan bir süreç ve çocuğun da okula gitmekle kendine ve ailesine kazandıracağı unsurları içselleştirmesini sağlayan bir süreç olarak çok kabaca özetleyebilirim. Bu süreçte de her aşamada profesyonel bir destek verilmemesi durumunda bir ayağının eksik kalması durumunda çocuğun tekrar çalışma hayatına dönme ve daha sonra sokağa çıkma riskinin de süregeldiğini de çok açıklıkla herkes takdir edebilir zaten.

Dolayısıyla, bu ayakları müdahale çeşitli kuruluşların yerel düzeydeki aktörlerin en üst düzeyde rol aldığı açılımlar. Bu açılımları da il eylem komiteleri çatısı altında oluşturuyoruz. Çok basit bir örnek de Yalova Çocuk İşçiliğiyle Mücadele İl Eylem Komitesi, Yalova Valisinin başkanlığında ve büyükşehir belediye başkanlığının, il sağlık müdürlüğünün, il sosyal hizmetler müdürlüğünün, il milli eğitim, il spor müdürlüğünün, ildeki sivil toplum kuruluşlarının, akademisyenlerin tümünün yer aldığı bir mekanizma kurarak, o ildeki sorunu yerel aktörlerin çözmesi için gerekli unsurların ne olduğunu önplana çıkaracak bir toplantı dizisi. Bu toplantıdan sonra o eylemleri gerçekleştirecek aktörlerin tek tek belirlenmesi ve bir çalışma takvimi hazırlanması bu çalışma takvimi sonucunda da aile-okul-çocuk üçgenindeki müdahalenin gerçekleştirilerek çocuğun okulda kalmasının sağlanması ve okul başarı ve devamlılığının izlenmesi olarak çok pratikteki müdahale sürecimizi sizlerle paylaşabilirim.

BAŞKAN – Cevdet Bey, buyurun.

MEHMET CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Tabii ki, ben ILO’nun bu çalışmasından ve Türkiye’deki gayretine teşekkür ederken, Türkiye’deki bu önemli problemi de ILO’nun çözeceği düşüncesinde değilim. Önemli olan, çocukların kötü işte, iyi işte değil ki, zorunluluktan bu noktaya gelmiş. Çocuk çalışmaz, çocuk okur, çocuk eğlenir, çocuk geleceğe sokakta arkadaşlarıyla hayata hazırlanır.

Siz söylerken dikkatimi çekti, pornografide çalışan çocuklar, en kötüsü. O, işçilik değil ki. Bir çocuğu siz o alanda göreceksiniz, bu suçtur. Sosyal suçtur, hukuken suçtur. Bunları dengelerken, bakın, bir çocuk bu küçük olduğu için burası sektörmüş gibi, çalışan çocuk gibi baktığınız zaman bu bir yanılgı olur. Bunun gibi birkaç şey daha var. Değil çocuk, büyüklerin çalışması doğru olmayan, ILO’nun bize verdiği şu kapsam içerisinde böyle mi bakmamız lazım, yoksa, onu hukuku, iç işlerini, adaleti falan mı ilgilendirmemiz lazım diye işimiz çoğaltır. Yoksa, pornografide çocuk çalıştırılırsa, biz onu kayıtlarımıza alır, ILO bu kötü iş demesi, bu kapsam ve bu programa uygun değildir.

Neyse, tabii. 1992’den bu yana çalışma var. Geldiğimiz nokta şu: 94-99 arası 1 milyon ki, artık eldeki verilere göre, Türkiye’de hiçbir şeyin istatistiki tam tutulmamıştır. İnandırıcı rakam yoktur. Buna ihtiyaç duyan da yoktur, çünkü herkes istediği gibi söylesin diye. Söyleyecek bir şeyim yok. Ama, burada yüzde 50 oranında 1 milyondan 500’e düştü. Bu çok ciddi bir örnek olması lazım, hepimize. Çünkü, bu yapılan çalışmalar, Türkiye’deki böylesine sorunları çözecek boyutta değil. Ki, o sorunlar şimdiki durumda çözülse bile yenileri geleceğinden burada 5 yıllık zorunlu eğitimin 8 yıla çıkması, bütün çabaların ötesinde bir anlam ifade etmiştir. Bu çocukların sokakta suç işlemeye hazır birtakım istismarlara hazırlanan çocuklar olmaktan geri almıştır. Bunun gibi büyük çapta bakmak lazım.

Tabii, teşekkür ederim. ILO’nun sözleşmelerinden, uluslar arası yönlendirmeden, bir sürü gayretler var. Şu 12 yıldır çalışmalar da var. Başta söylediğim gibi, ILO’nun, UNICEF’in ve diğer kurumların bir ülkenin var olan sorunlarını kökünden çözmek üzere bir işe girmez. Zaten verilen para, Çalışma Bakanlığımızın da, 15 milyon dolardır, belirli projelerdir. Burada amaç şudur: ILO gelir, UNICEF gelir, uluslararası kuruluşlar gelir. Belirli programlar dahilinde belirli örnekler verir. 12 yıldır örnek verdiniz. Bana göre son derece olumlu, etkinliği artıracak bir olaydır. Çalışma Bakanlığımız da bunun içerisinde. 12 yıldır 3-5 yerde siz son derece mükemmel örnekler koydunuz. Amaç, devamlı bunları siz mi yapacaksınız, olumlu sonuç aldığınız, gerekli gördüğünüz ve denediğiniz olaydan benim bakanlığım, benim devletimin sorumlu ve yetkilileri onu yaygınlaştırdı mı? Ondan yararlandı mı? Ankara Belediyesinin kendine özgü sizin de katkınızla olumlu bir şey yapmıştır. Tabii ki, size söyleyeceğim hiçbir şey yoktur. Neden bu devleti yönetenler, bu sorunu çözmek isteyenler bu somut örneği göstererek, zorunlu kılmamıştır? Neden Eskişehir Belediyesine kardeşim bak, bu insan yapmış, ILO’nun katkısıyla, UNICEF’in katkısıyla, Çalışma Bakanlığımızın da, başka kuruluşların da katkısıyla, haksızlık etmeyelim, şu örneği vermemiştir? Ankara büyük kenttir, sen küçük kent olmana, ekonomik imkansızlıktan bahsedilecektir en çok, doğrudur da, ama, senin de sayın azdır, şimdiden bunu kesmen için Ankara örneğini, küçüğünü, senin sorumlu olduğun kente uygun derhal yap kardeşim diyecek merci yok mu? Bu projeler geçmişten beri gelmiştir. Onları iyi kötü takip etmiştik. Aile sağlığı, çocuk olayı, birtakım olaylara da girilmiştir. O kendine özgü, kendi kurumuna karşı sorumluluğunu yerine getirmiştir de, Türkiye bundan yararlanmamıştır. Ben bunu söylemek istiyorum.

Örneklerinize teşekkür ederim. Bakın Samsun’da, Sinop’ta köle gibi çocukların bir de övünülerek götürülüp altı aylık, dört aylık, beş aylık köle, marabacı şu bu verildiği, pazarlıkların yapıldığı, o çocuğun boyun eğip gittiğini biliyorsunuz, gördünüz, önlemler aldınız. Öbür tarafta, çalışan çocuklar için onları meşgul edecek, para kazanamadığı için ekonomik yönden aile baskısını görmesin diye belirli bir miktar da o katkıyı vererek, bunlar çok güzel şeyler.

Siz hep mi?.. 12 yıldır bunu yapıyorsunuz. Türkiye çok büyük, 70 milyonluk bir ülke, her yerin sorununu çözemezsiniz. Sizden bizim yararlanacağımız, bu ülkeyi yönetenler, bu güzel örnektir. Bu bu çapta derhal oradan adam çağıracaktır, iktidar olmanın anlamı ne? O belediyeden üç tane adam çağıracak Ankara’ya, sizi de oturtacak ve diyecek ki, burası işte 1000 çocukluk yapmışsa, sen 100 çocukluk derhal yapacaksın kardeşim gibi, bir sonu olması, anlam ifade etmesi gereken yer var. Ben Türkiye’ye çok yıllarca olmuştur, verdiğiniz bu örnekler için, emekler için teşekkür ederim de, ülkemizi yönetenlerin maalesef neyi ne için yaptığını, bunu sadece ILO’dan para almak, işte şu fondan para geliyor, 3-5 kişiye bölüştürelim, oradan da şunu yapsın gibi anlayışın ötesine gitmediği için üzgünüm.

Size teşekkür ederken, o dünyadan da etkilenerek ILO’nun çeşitli dairelerinden istifade ederek 3-5 kuruş da ekonomik fonla getirdiğiniz örneklerden yararlanamayan bir toplum olmanın üzüntüsünü çekiyorum.

Bu kadar örneğinize, kaç tane sizin örneğinizden yararlanarak kaç bölgede onlar uygulandı diye soruyorum. Ama, aşağı yukarı ben de biliyorum, sizden sonra hiç kimse yapmıyor.

OSMAN ZAİM – Sayın milletvekilim, duygularımıza tercüman oldunuz. Bizim amacımız, hiçbir zaman da iddiamız bir uluslar arası örgüt olarak Türkiye’deki çocuk işçiliğini tamamen ortadan kaldırmak olamaz, olmayacaktır. Ne maddi ne de teknik imkanlarımız buna müsaittir. Üstelik, bu görevi ve ödevi de değildir.

Amacımız, ülkenin gerçeğine uygun, uygulanabilir modeller üretmek. Bu modellerin tekrarlanabilir, sürdürülebilir olmasını gözetmek. Sürdürülebilirliğiyle ilgili önümüzde önemli örnekler var. İzmir’deki, Ankara’daki, deprem bölgelerindeki projelerimizin her biri bizden sonra kurumlarca benimsendi ve içselleştirildi. Özellikle, deprem bölgesindeki projelerimiz SHÇEK Genel Müdürlüğünce alındı ve aynı şekilde devam ettirildi bizden sonra da. Ama, bundan sonraki ümidimiz sizinle paylaşıyoruz, kurum olarak, arzumuz kurumların bu modelleri benimsemeleri ve tekrarlamaları. Bizden teknik destek alsınlar, biz her türlü teknik desteği verelim, mali destek her zaman mümkün olmasa da teknik modelleme desteği bizde her zaman var. Spektrumumuz çok geniş, birsürü ülke uygulamalarını biliyoruz. Her modelin yürüyen, yürümeyen taraflarını biliyoruz. Demin Nejat Beyin anlattığı bu eylem komiteleri, Türkiye’de bizim geliştirdiğimiz modeldir. Şimdi, bir sürü ülke kendilerine göre bunu adapte edip kullanmanın yollarına bakıyorlar. Valilerimizin öncülüğünde çok dikkatle izledikleri il eylem komiteleri ve bunlardan çok yararlandık ve yararlanmaya da devam ediyoruz.

Konuşmanızın başında bahsettiğiniz pornografi konusu, 182 numaralı ILO sözleşmesidir ve takdir edersiniz ki, dünyada da suç. Koşulsuz, en kötü çocuk işçiliği türü olarak sayar. Bunun koşulu yoktur. Onları saydıktan sonra, eğer bu en kötü işçilik türlerinden bir tanesi yoksa, sizin ülkenizde, siz bunu tespit etmeye serbestsiniz. Buna karşı önlemler almakla yükümlüsünüz der bu sözleşme. Dolayısıyla o kısımda size hak veriyorum tabii. Olmaması gereken şeyler ama, dediğim gibi bunun örnekleri dünyada var. Brezilya’da, Kolombiya’da, Tayvan’da var, Avrupa’da da var. Ama, bizde çok şükür ki yok. Biz kendi en kötü biçimdeki çocuk işçi türlerimizi belirlemiş durumdayız.

BAŞKAN – Buyurun.

RECEP GARİP (Adana) – Teşekkür ediyorum.

Benim birbiriyle ilintili 5 tane sorum var.

Sosyal destek merkezi oluşturulması gibi bir ifade kullandınız. Buna bizim katkımız olacaksa, elbette yapacağız. Ancak, geçen haftadan aldığımız bir bilgi vardı. Biraz önceki bilgilerden 1992-2004 arasında 101 adet özellikle, proje uygulamasını döktünüz. Çok hoş. Yani, ILO eylem planı uygulamasında, bu arada işte 6-17 yaş grubumuzdan 1 milyondan 500 bine kadar düşürülmüş, bu, giderek aşağıya doğru iniyor. Bu, sevindirici bir durum.

1 milyon 500 bine düşmüş. 6 milyon bakmamız gereken çocuk var. Peki, Adalet Bakanlığıyla koordine sağlıyor musunuz bu konuda? Ortak bir çalışmanız var mıdır?

Uygulanabilir modeller, yani, 101 tane ILO eylem planı uygulanmış, bunlar içerisinde en hayati, en kalıcı, en doğru, uygulanabilir, çocuğu hayata kazandırabilir olanı, gerçekten yukarıdan aşağıya doğru yazıp, bütün kurumlara sundunuz mu? Biz ILO olarak şunlar şunları denedik, laboratuvar çalışması yaptık. Şu kadar çocuğa ulaştık, bunların şu kadarı son derece isabetli çalışmalardır. Bunu kurumlarınızda uygulayabilir misiniz? Bizler de size bu çalışmalarda katkı bulunabiliriz dediniz mi?

Bir de şöyle bir ifade geçmişti. Sanatsal faaliyetlerde ufak tefek sıkıntılar var, çocukların filmlerde, tiyatro alanlarında kullanılmasıyla ilgili, çocukların eğitimle hayata kazandırılmasından kuşku yok ki, hepimiz evet diyoruz, böyle olmalıdır. Dünya ülkeleri içerisinde de kendi ulusumuzun, insana, çocuğu verdiği değer sanıyorum diğer ülkelerden çok daha farklıdır, çok daha güçlüdür diye düşünüyorum. Buradan acaba çocukların eğitimle hayata kazandırılması noktasında televizyonun, tiyatronun, bu anlamda ILO acaba dünyanın başka ülkelerinde tip projeleri, tv dizileri var mı? Aile hukukumuzla ilgili, çocuğun hayata kazandırılmasıyla ilgili, acaba bu tip projeleriniz var mı? Ya da bu konuda herhangi bir sanat kurumuyla, bu konuda ölçüm yapmış insanlarla irtibatta bulundunuz mu? Hayatın sürekliliğinde, akışkanlığında aile bireyleri birbirlerinden kopmaz, çocuk sokağa düşmez diyebileceğimiz anlamda?..

Bir diğer sorumuz: Kızları okutulmayan bir ilçeden bahsettiniz, adını vermediniz gibi geldi bana, daha sonra Erzurum Uzundere Projesinden bahsettiniz. Kızları okutulmayan ilçemiz hangisidir? Eğer, bu ilçede çocuklar okula gönderilmiyorsa, Milli Eğitim Bakanlığının yönergesinde de mutlaka “haydi kızlar okula” kampanyaların başlatıldığı bir dönemde, çocuklarını okula göndermeyen aile bireylerine, anne-babaya hukuksal bir yaptırım uygulanması gerekiyor? Bu ilçede uygulama var mı?

Son soru: Çocukların kiralanmasıyla ilgili, yani bir yerden bir başka yere çalıştırılması anlamında olarak alıyorum, başka nasıl kiralanır çocuklar bilmiyorum, bununla ilgili duyum aldığınızı ifade ettiniz. Yani aldığınız duyumla, Sinop ya da o taraflarda, aldığımız duyuma göre artık bu işin yapılmadığını söylediniz ama, bu işin duyumötesi bir şey olması lazım. Şair İsmet Özel, “bana deliller gerek” diyor, mesnetler gerek, bana gerçek kanıtlar gerek. Yani, orada bir kullanma, bir kiralama varsa, bu duyumla hareket etmemeliyiz, bununla ilgili bir komisyon gitmeli, kesin bilgi bize sunmalı diye düşünüyorum.

Teşekkür ederim.

NEJAT KOCABAY – Çok teşekkürler Sayın Milletvekilim.

Çok önemli ve güzel sorular.

6 milyon bakıma muhtaç çocuk sayısı, tabii, Adalet Bakanlığının rakamlarından aldığımız doğrudan bizim çalışmayla ilgili hedef kitlemiz kapsamına girmediği için istatistiki olarak pek değerlendirme şansımız yok. Ama, Adalet Bakanlığıyla, suça itilen çocukların rehabilitasyonu yönünde bir işbirliği yapılması yeni dönem projelerimizde sokakta çalışma boyutuyla öngörülüyor. Fakat, daha önce yaptınız mı derseniz yapmadık, fakat İçişleri Bakanlığıyla çocuk polisi aracılığıyla yapılmış çalışmalarımız mevcut.

İkinci sorunuz, uygulanan modellerden en kalıcı olanları kurum ve kuruluşlarla paylaştınız mı sorusu, bu çok sürekli, devam eden bir paylaşım süreci. Gerek Türkiye için gerek uluslar arası platformda. Önce isterseniz uluslar arası alandan başlayayım. Örneğin, Ankara Büyükşehir Belediyesiyle uyguladığımız proje ve deprem bölgesinde Yalova-Gölcük-Adapazarı’nda uyguladığımız projeler Saint Petersburg tarafından örnek alındı ve kendi belediyeleri, bu belediyelerdeki deneyimi gelip burada izlediler, incelediler, oradan dersler çıkardılar ve kendi ortamlarına uygun yapıları oluşturdular, devam ettiriyorlar. Bütün uluslararası çalışmalarda da bunu işte Türkiye’den aldık diye yansıtıyorlar.

Ulusal anlamdaki paylaşım süreci ise, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı çalışan çocuklar bölümü aracılığıyla gerek danışma konseyi düzeyinde gerek ulusal yönlendirme komitesi düzeyinde bütün toplantılarda ve özel gündemli toplantılarda takip ediliyor ve paylaşılıyor. Dolayısıyla, sıralama olarak gerçekten etkin işleyen projelerin tekrarlanması için kuruluşlara yönelik çalışmalar sürüyor. Hem ILO tarafından sürüyor hem Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Çalışan Bölüm Başkanlığı tarafından. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim ve içselleştirip yaygınlaştıran kuruluşların başında da SHÇEK Genel Müdürlüğü geliyor ki, bu genel müdürlüğün kısıtlı bütçesi, kısıtlı personeliyle yapmaya çalıştığı hizmetleri aslında bir şekilde olumlu değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyoruz, biz paylaşımımız itibariyle ve oradan, sizin sosyal destek merkezi tanımlamanıza geleceğim. Aslında, bizim açılımımız, en küçük ölçekten başlayarak büyüğe doğru yol alması. Dolayısıyla, sosyal destek merkezi tanımladığımız, örneğin, bir mahalledeki toplum merkezini de ifade edebilir. O toplum merkezinde çocuğa yerinde yapılacak müdahale, o çocuğun ailesine yerinde yapılacak müdahale, sokağa çıkma sürecini zaten kaynağından engelleyecektir ve bunda da, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu personelinin oldukça yüksek deneyimi olduğunu müşahede ettiğimizi sizinle paylaşmak istiyorum.

Üçüncü sorunuz da, sanatsal eğitimle ilgili...

RECEP GARİP (Adana) – Oraya geçmeden bir konu var. Özellikle arkadaşımızın ifadelendirdiği çok önemli bir şey var. Yani, biz bu komisyonda, evet, Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlar, AK Partili milletvekili arkadaşlar ortak anlayışla –bu, Türkiye’nin bir problemi değil, dünyanın gerçek bir problemidir- problem çözmek için buradayız. Burada hiçbir olaya da siyasal bakmıyoruz; öyle düşünüyorum.... Ancak, Ankara’da Büyükşehir Belediyesiyle birlikte uyguladığınız, İzmit Gölcük’te uyguladığınız ve örnek olarak alınıp başka ülkelere götürülen bir uygulama gibi. Ben, acaba diyorum, işte 101 uygulama alanından bir örnek olarak bunu söylediniz. Şöyle söylüyorum; yani, bu örnekleri biraz daha çoğaltmış olsak ve arkasından, en azından büyükşehir belediyelerinin bundan sonraki özel idarelere falan devredildiği zaman, hizmetler daha çok gerekli yerlere iletildiği zaman, etkinlikler daha çok artacak, büyükşehirler daha çok hizmetler verebilecekler; yani, hükümet, bir bakıma yetki kullanabilecek bu bölgede.

Bu noktada, hem valiliklerin hem özel idarelerin hem büyükşehir belediye başkanlıklarının, en azından, bu tür tip sizin uygulanabilir 101 örnekten yola çıkarak, yani, laboratuvara sunduk, laboratuvardan çıkardık ve geriye, 22 tane, çok önemli, hayata uygulanabilir, gerçekten dişimize dokunur projeler bunlar. Bunlar, hem ülkemizde hem dünya devletlerinde uygulanabilir. Biz bunları pazarlayabilmeliyiz; yani, Bursa’ya da, Adana’ya da, Hakkâri’ye de bunu taşıyabilmeliyiz diye düşünüyorum. Bunun için de, madem bir deneyimden geçirdiniz bunları; o zaman, bunları müşahhaslaştırın, örnekleştirin ve bunları pazarlama usulüyle, deyin ki, arkadaş, biz bunları yaptık, bunları uygulayın.

NEJAT KOCABAY – Sayın milletvekilim, biz şimdi bunu şöyle pazarlıyoruz; yani, yaptığımızı paylaşmak anlamında o örnekten başka bir örneğe geçmek istiyorum. Örneğin, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanıyla İzmir’de, ayakkabı, oto tamir ve tekstil sektörlerinde bir pilot çalışma yaptık ve çok yüksek başarı elde ettik; yine onu da uluslararası platformda değerlendirdik ve onun çıktılarını bina ederek, mobilya sektöründe -ayakkabı, oto tamiri ve tekstili bitirdik- en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin sona erdirilmesi için İzmir, Bursa ve Ankara’da yeni bir proje başlattık ve onun mutfağına da İzmir’deki tecrübemizi koyduk, İş Teftiş Kurulu Başkanlığının deneyimini, donanımını koyduk, diğer katılımcı kuruluşların o projedeki aktif rollerini koyduk ve orada da aynı başarının yakalanması için gerekli altyapıyı oluşturduk. Şimdi, yeni dönem projesinde bu üç il var; ama, yine daha önce söylendiği gibi, bu, yine modelden öteye gidecek bir şey değil. Dolayısıyla, onu alıp, İş Teftiş Kurulu Başkanlığını, siyasî iradenin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına verdiği yetkiyle, mobilya sektöründeki çocuk işçiliğinin yoğun yaşandığı bütün illerde politik kararlar alıp, aynı projeyi uygulaması yönünde desteklenmesi gerekiyor ve bu komisyonun da, aslında, bu kararlılığı hükümete arz etmek üzere, bir şekilde misyonu olduğunu ben düşünüyorum açıkçası ve bu da bir örnek ve diğer örnekleri de, aslında tasnif etmiş durumdayız; yani, diğer sektörlerde yaptığımız çalışmalar da var. Mesela, eğitim alanında Millî Eğitim Bakanlığıyla yaptığımız bir pilot çalışma; işte, çocukların eğitim performanslarının, başarılarının, okul devam oranlarının izlenmesine ilişkin bir projemiz var.

RECEP GARİP (Adana) – Ben biraz daha açıyorum; şimdi, yazılı basından arkadaşlar da buradalar; arkadaşlarımız bu tip projeleri kayda düşerlerse; yani, bu çalışmalardan bilgi alırlar, kurumlar da sizinle temasa geçerler diye söylüyorum.

NEJAT KOCABAY – Tabiî, müthiş olur; çok haklısınız.

Bunu daha geniş bir alana yayma konusunda da, örneğin, bu sefer Millî Eğitim Bakanlığına görev düşüyor ve biz bu yönde, hani, uluslararası bir kuruluş olarak, sınırlı müdahale çerçevemizle gerekli desteği vermeye çalışıyoruz, devam ediyoruz.

RECEP GARİP (Adana) – Diğer soru...

NEJAT KOCABAY – Diğer soruya geçtiğimizde, soru, sanatsal eğitimle ilgiliydi. Gerçekten, bu çok önemli; yani, sanat alanında çocukların, zaten, kendilerini ifade etmeye başlamaları, çocukluklarını yaşamalarının başka bir göstergesi; bu, çok doğal bir şey. Bizim, bunu pilot olarak uyguladığımız yine başka bir projemiz var. Buna İngilizce olarak scream diyoruz; sanat, medya, eğitim yoluyla çocuk haklarının desteklenmesi projesi olarak adlandırıyoruz ve burada da, çocukların, kendi akranlarına, geliştirdikleri belli araçlarla, belli mesajları vermesini öngörüyoruz. Örneğin, çocuklar çıkıyorlar, bir tiyatro oyunu hazırlıyorlar. Bu tiyatro oyununda çocuk işçiliğinin ne kadar kötü bir şey olduğunu veya ne kadar uzak kalınması gerekli bir şey olduğunu kendi araştırmaları çerçevesinde hazırlıyorlar ve kendi okullarında sunuyorlar. Bunun örneği, Ankara Özel Tevfik Fikret okulları ve TED okullarında 11 ilde gerçekleştirildi. Bu sunuştan sonra, kalkıyorlar başka bir okulda o modülü sunuyorlar veya gidiyorlar, başka bir modül kapsamında ilin ileri gelenleriyle belli mülakatlar yapıyorlar. Çocuk gözüyle bu mülakatlardan aldıkları sonuçları, kamuoyuyla paylaşıyorlar ve basın duyurusu hazırlıyorlar. Dolayısıyla, yani, sanat boyutuyla bizim ilgilimiz biraz sınırlı kalmakla beraber, bu şekilde, 2002 yılından bu yana başladı ve ilköğretim ve lise düzeyinde çocuktan çocuğa bir eğitim yöntemi çerçevesinde sürdürülmeye çalışılıyor; ama, bunun yanında diğer kuruluşların, özel çocuk tiyatrolarının belli alanlarda ihtisaslaşması veya işte, reklamlarda belli mesajların verilirken, onlara müdahale edilmesi alanında dahi kamuoyuna düşen çok önemli görevler var. Osman Beyin söylediği gibi, çocukların reklamlarda kullanılması dahil, olumsuz mesajları kamuoyuna taşıyabiliyor. Örneğin, uluslararası bir kuruluşun Türkiye temsilcisinin bayram öncesi kullandığı bir küçük ayakkabı boyacısı çocuğun reklamı, o çocuğun çalışma hayatının ne kadar güzel bir şey olduğu yönünde başka çocukları özendirici veya ailelerin, bunu doğal şey olarak karşılamasını sağlayan bir unsur olarak görebiliyor.

Bizim buradaki müdahalemiz, yerli firmaya, uluslararası firmanın kendi stratejilerinin içerisinden çıkardığımız, “biz reklamlarımızda çocuk kullanmayız” diyor, “çalışan çocuk kullanmayız” diyor; ama, bunu görmeden kullanabiliyor biz de bir reklam veren ve reklam yapımcısı. Biz, buna müdahale etmeye çalışıyoruz. Bu tip şeylere de kamuoyunun yakından duyarlı olması ve müdahalesinin önemli olduğunu düşünüyoruz.

RECEP GARİP (Adana) – Yalnız, benim bu sorudaki asıl benim sormak istediğim bu değildi.

NEJAT KOCABAY – Değil; sanatla ilgiliydi...

RECEP GARİP (Adana) – Şöyle söyleyeyim; şimdi öyle olması lazım; yanlış anlaşılmasın. Babalar En Son Duyar ya da Çocuktan Al Haberi gibi diziler var yanlış düşünmediysem. Şimdi, buradan yola çıktığımız zaman şunu söylemek istiyorum; yani, düşünün ki bir problemimiz var ya da hepimiz dün çocuktuk; biz, bugün, koca adamlar olduk. Sonuçta, bizim çocuklarımız da var. Bir gün onların da çocukları olacak; sonuçta, herkes bir şekilde büyüyor. O zaman, çocuk dizileri, yani, büyüklerin de yer aldığı, çocukların da oyuna katıldığı, televizyon dizileri olabilir, tiyatrolar olabilir ya da dünya çapında filmler olabilir; acaba, dünyada bu tür böyle örnek alınabilecek, etkileyici, aile kurumunu ayakta tutucu, bireylerin kendi arasındaki diyaloglar açısından son derece kaliteli kılıcı tasarımlarınız ya da projeleriniz var mıdır; ya da bu anlamda Osman Seden’e deyin ki, böyle bir proje düşünün, bu proje hakkında araştırma yapalım, ciddî bir proje getirin; bunu Kültür Bakanlığıyla, Millî Eğitim Bakanlığıyla, Sosyal Çalışma Bakanlığıyla destek verilsin, böyle bir dizi çekilsin. Türk ailesini koruma adına, çocuklarımızın sokağa düşmesini önleme adına, acaba, bu tip, böyle projeler var mı anlamında bir soruydu. Ama, orada da önemli bilgiler aldık.

NEJAT KOCABAY – Evet, biraz o kısmını kaçırarak, ben kendi gündemimize çekmişim cevap verirken; özür dilerim.

O anlamda, ne yazık ki, bizim çalışmamız yok; ama, olmaması, bence Türkiye adına da bir eksiklik. Sonuçta, bu tip bağlantıları olan kurumları, kuruluşları, bu çeşit çalışma yapmaya özendirmeliyiz. Biz toplantılarımızda veya kamuoyuna duyuracağımız çeşitli etkinliklerde, bundan sonraki programlarımızda değerlendiririz.

RECEP GARİP (Adana) – Başkanım, kusura bakmayın; biraz yorum oldu herhalde..

BAŞKAN – Estağfurullah...

RECEP GARİP (Adana) – Geçen, sizinle burada konuşmuş olabiliriz; Dünya Bankalarının kredilerinin ciddî krediler olduğu, dolayısıyla, dünya çapında bu tip diziler yazdırılabilir, hazırlıklar yapılabilir; çok ciddî, psikologlar, sosyologlar, insan bilimiyle direkt teması olan insanlar, bu işin içerisinde danışman olarak kullanılabilir ve böyle bir dizi çekilebilir diye düşünüyorum. Bu konuda, isterseniz, bir yerlere gönderme yapalım, onlar böyle bir çalışmayı yapsınlar, kurumlarla kuruluşlarla bağlantı kursunlar diye düşünüyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

AVNİ DOĞAN (Kahramanmaraş) – Ben bir anekdot yapayım; hiç kız çocuklarını okula göndermeyen ilçe neresi, çok merak ettim.

MEHMET CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Efendim, geçen gün televizyonda, adam, göndermeyeceğini iddia ediyordu. Yani, arkadaşları sıkıştırmayın...

AVNİ DOĞAN (Kahramanmaraş) – Hayır, adam değil, bir ilçe... Sıkıştırma yok; ben merak ettim, Millî Eğitim Komisyonunda da olduğum için...

MEHMET CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Samsun’da o çocukların verilişi de gelenektir, daha iki gün oldu alınalı; bunu bütün Türkiye bilir; gittiler, baktılar ve orada iddia da ettiler, dediler ki, bizim çocuklarımız orada eğitiliyor, biz babadan gördük. Sonra dediler ki, bu çağda bu küçücük çocuğu sen aylarca gönderemezsin... Daha yeni...

AVNİ DOĞAN (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, yanlış anladınız. Sayın Başkan, bizim, böyle bir şey olmadı falan gibi bir iddiamız yok. Bu ilçeyi gerçekten merak ettim.

RECEP GARİP (Adana) – Ben de merak ettim, sordum...

NEJAT KOCABAY – Şimdi, tabiî, bu, doğrudan bizim yürüttüğümüz bir çalışma sonucu aldığımız bir bilgi değil. Bu, bir baş, informal bir bilgi ve bunu paylaşacak olan kurum, aslında, davetliler arasında yer alıyor; UNICEF geldiği zaman, onlardan... Bu ilçenin ve buna benzer birkaç ilçe daha olduğunu biliyoruz; yani, bunu, çarpıcı bir örnek olarak Osman Bey gündeme getirdi. İsmende paylaşmakta bir sakınca göreceklerini sanmıyorum; ama, ben yanıltmış olmayayım diye, bu sorudan kaçayım müsaade ederseniz; ama, gelecekler nasıl olsa... Haydi Kızlar Okula Kampanyası çerçevesinde öğrendiğimiz bir şey bu. O nedenle, projenin yürütücüsü bir olmadığımız için, bizim söylememiz pek doğru olmayabilir uygun görürseniz; ama, bugün onun cevabı verilecektir komisyona.

BAŞKAN – Sayın Erdem’in bir sorusu olacak herhalde.

ORHAN ERDEM (Konya) – Teşekkür ediyorum.

Şimdi, bu sözleşmelerde, yönetmelikler konusunda çok sıkıntı olmadığını söylediniz. Ancak, görüyoruz ki, uygulamada da sıkıntılar var, yani, bu, sizlerle olan ilişkiler de mi, yoksa, genel manada bu sorun çözülmüş mü sizce?

Ayrıca, bu broşürde 15 milyon dolar gibi bir rakam gördüm. ILO’nun başka ülkelerde de birçok çalışması vardır benzer durumlarda. Türkiye’ye ayırdığı bütçe nedir, yeterli midir? Buna, Türk yetkililerinin -muhakkak sizler uğraşıyorsunuzdur- daha başka kesimlerin ilgi duymalarını, diyaloglarıyla artırmaları mümkün müdür?

En sonda, sokağa düşmenin en büyük nedeni, aileye bir maddî katkı sağlamasıdır. Projelerinizden biri gerçekten çok önemli; iş garantisiyle çocuğu eğitime almak. Bu nasıl bir çalışma, ne kadar çocuk üzerinde şu anda gerçekleşiyor? Bunu genişletmek için ne yapmamız lazım?

Böyle bir deneme yaptığınız için teşekkür ederim.

NEJAT KOCABAY – Bu istihdam garantili eğitim, bizim, İzmir’de oto tamir, ayakkabı ve tekstil sektörlerinde yürüttüğümüz bir projenin alt bileşeni olarak geliştirdiğimiz ve İşkurla ortaklaşa yürüttüğümüz bir çalışmaydı ve çalışan çocuğu değil, ailesini, ailesinin yetişkin bireylerini, anneyi, ablayı veya ağabeyi öncelikli olarak gözeten, babanın genelde o gruba özgü olarak çalıştığı noktasından hareketle bir çalışmaydı ve de meslekî eğitime belli bir süre zarfında bu projede, İşkurun o projesi çerçevesinde, işverenler finanse ediyordu. İşverenler, benim şu alanda şu işi yapacak, örneğin, overlokçuya ihtiyacım var ve o eğitimi vermek üzere de, şu kadar parayı verip, şu sayıda işçiyi istihdam edebilirim diye, İşkurla İzmir’deki o iş kolunun odası arasında yapılan bir anlaşma var ve işveren 17 kişi işçi talep ediyor; o 17 işçiye yönelik olarak, İşkurun önderliğinde, orada tekstil sektöründe bir meslekî eğitim merkezi var ve o merkezde bu ailelere eğitim veriliyor. O eğitimin sonunda, eğitimi alıyorlar, çalıştıkları yerde altı ayı tamamlıyorlar, altı ayın sonunda o eğitimden kaynaklanan sertifikaya hak sahibi oluyorlar. Böyle bir anlaşma yapılmıştı ve dolayısıyla, o altı ayda da, işverene karşı kendi performanslarını gösterme yolunda bir zorunluluk taşıyorlar. Daha sonra, zaten işveren onu bırakmıyor; çünkü, talep etmiş, eğitilmiş, işyerine almış ve altı ay süreyle denemiş, o deneme zarfında da kendisine yeterlilik belgesi henüz verilmediği için... Aslında, bu önemli bir motivasyon aracı olarak değerlendirildi bizim projemizde. Onu elde ettikten sonra da çalışma hayatına devam eden aileler ve çalışma hayatından çekilen çocuklar örneğimiz var. Bunu, yeni projeler çerçevesinde de İşkurun Avrupa Birliği destekli aldığı Meslekî Eğitimi Geliştirme Projesi kapsamında içermek istiyoruz. Şu anda çalışmalarımız sürüyor; ama, İşkur nezdinde bu tip bir baskı, duyuru, ne bileyim, katkı yapılması çalışmaları çok kolaylaştırır ve önemli bir açılım olarak değerlendirilebilir çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılması için.

OSMAN ZAİM - Miktarlar konusunda da, şimdi, zamana bağlı politika program çerçevesinin oluşturulması birtakım imkânlar doğurdu demiştim. Bu imkânlar da, uluslararası kuruluşların, Türkiye’ye, bu zamana bağlı program politika çerçevesinde destekleriydi. Bu desteklerden bir tanesini Uluslararası Çalışma Örgütü sağladı zamana bağlı politika program çerçevesinde, destek program olarak bizim şu anda yürütmekte olduğumuz program. Bunun bütçesi, aşağı yukarı 3 milyon dolar kadar.

Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve ILO arasında, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve ILO’nun yürütücülüğünde bir projeye destek vermeye yönelik bir adım attı. Bununla ilgili çalışmalar son aşamasına geliyor. Aşağı yukarı, il bazında 5 milyon dolar civarında Türkiye’ye kaynak aktaracak ve kaynakların hiçbirisi kredili değildir; bunların hepsi teknik yardımdır; bir proje var. İkinci bazında da, yine, bir 5 milyon euro daha gelecek. Dolayısıyla, dört sene için, bir 10 milyon euro gibi bir kaynak söz konusu olabilir.

MURAT AYHAN BAŞARAN – 12...

OZMAN ZAİM - Murat Bey, 12 olduğunu söylüyor, doğru. 6,6 değil mi?

MURAT AYHAN BAŞARAN – 5 artı 12... Özür dilerim, kusura bakmayın, araya girdim; ama, oradaki 15 milyon doların bir 6 milyon doları Amerikan hükümetinin direkt yardımıdır; orada ILO’nun bir etkisi yoktur da, o yüzden... Belki orada karıştırılabilir, 12 milyon euro...

OSMAN ZAİM – Bunun dışında, 6 milyon dolar da Amerikan Çalışma Bakanlığının verdiği bir eğitim destek projesi var. O proje de sonuçlandı ve 6 milyon dolar, Türkiye’ye tahsil edilmiş durumda. Yani, şöyle bakacak olursak, önümüzdeki sekiz yılda, aşağı yukarı 10-15 milyon dolarla, çalışan çocuklarla mücadele etmek için bir kaynak sahibi olacaktır Türkiye, 10-15 milyon dolar gibi bir rakamla oynayacaktır.

BAŞKAN – Affedersiniz, ben bir şey öğrenmek adına, sizin çalışmanızı biraz daha yakından tanıyabilmek adına bir şey öğrenmek istiyorum. ILO olarak Türkiye’de bütün bu çalışmaları kaç personelle yapıyorsunuz?

OSMAN ZAİM – ILO olarak bütün bu çalışmaları biz şu anda 3 personelle yapıyoruz.

BAŞKAN – Peki, bunu birkısım kurum ve kuruluşlara sipariş vermek suretiyle, -tabirim biraz kabaca oldu- üniversite hocalarına falan “bir projeyi siz hazırlayın” gibi, böyle, şey yaparak mı yaptırıyorsunuz?

OSMAN ZAİM – Biz kendimiz yapıyoruz Sayın Başkan. Projenin hazırlanması normalde bize aittir, tamamen bize aittir.

AVNİ DOĞAN (Kahramanmaraş) – Dünyadaki örneklerden yola çıkarak değil mi?

OSMAN ZAİM – Evet ve gurur duyuyoruz ki, bizim hazırladığımız projeler dünyada örnek alınan projelerdir. Yine, gurur duyuyoruz ki, bizim kurumlarımız dünyaya örnek olan kurumlardır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulunda görevli iş müfettişlerimiz, Romanya’ya gitmekte, Rusya’ya gitmekte, oradaki muadillerinin eğitimine katkıda bulunmaktadırlar çalışan çocuklarla mücadele konusunda. Biz, o aşamalara gelmişiz.

MEHMET CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Siz öyle geldiniz de, bizimkiler buradakileri gezemediği için...

Yani, affedersiniz, bir şey söyleyeceğim. Değerli arkadaşım, bunları biliyoruz. Sizin bir yaptırım gücünüz var mı?

OSMAN ZAİM – Yok.

MEHMET CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Ciddî bir sorumluluğunuz var mı ILO’ya karşı proje yürütmenin ötesinde?.. Yok.

Siz, örnek verirsiniz, ilgili yetkililer Çalışma Bakanlığıyla birlikte yaptığınız projelerde Çalışma Bakanlığının kendisi bir devlet adına, bir iktidar adına bunu örnek vererek, zorlarsa bir şey yok. Biraz önceki soruları sorulunca, biraz üzüldüm.

Bizde bir alışkanlık var. Birincisi, masa üstünde hepsinin... Biz de uygulama yok. Hatta, siz getirip veya belirli kurumlar getirip örnek olarak koysaydı ve onu alıp geliştirme ve herkesin yararlanmasına gönderme alışkanlığı yok.

İkincisi, size film falan hazırlatın diyeceğine, Kültür Bakanlığı var, Millî Eğitim Bakanlığı var. Onun için, kurumları da çok iyi tanımak lazım. Nedir, bunlar, yapılıyor. Burada, iktidarın ve devletin organlarının sorumluluğunu size sormaya kalkarsak, niye yaptırmadınız dersek, haksızlık olur. Türkiye’nin kültürünü, medyasının politikasını ILO mu... Biz alışmışız, siz söylerseniz olur diye bakmışız... Hani, IMF söyleyince yapıyoruz ya, başkaları söyleyince yapıyoruz ya!.. Onun için, yani, siz söyleyiverin gibi geldi. Bunlar, haksızlık; haksızlık olmasını da istemem. Yani, bütün dünyada çalışmalarımız... Mesela, sizin, ILO’nun filmleri var bu alanlarda; Jakarta’da, Endonezya’da gördüm, tuvalet kâğıdı nasıl kullanılırı anlatıyorlar. Yani, Türkiye oraları aştı. Zaten, ILO’nun amacı da en alt düzeyi tespit etmektir her alanda. Yoksa, sizin söylediklerinizin hepsi Türkiye’de uygulansa bile, bu Türkiye’ye yakışmaz, çok aşağıdır; bizim haklarımız... Onun için, biraz haksızlık yapıyoruz size. Programınızı uygularsınız, her neyse örnek verirsiniz; işte, bu ülkeyi yönetenler ondan istifade ettiği sürece anlam ifade eder. Yoksa, niye siz bunu herkese söylemiyorsunuz derseniz, ben alınırım...

CANAN ARITMAN (İzmir) – Ben bir şey sormak istiyorum. Uluslararası hukuksal platformlarda ILO’nun taraf olma, hükümetleri hakkında şikâyetçi olma hakkı yok mu; var değil mi?

OSMAN ZAİM – Var; şu yapının içerisinde var; ama...

CANAN ARITMAN (İzmir) – Yani, var mı yaptırımları...

OSMAN ZAİM – Ama, Türkiye’nin karnesi ILO platformunda çok iyi.

MEHMET CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Bu alanda mı iyi?

OSMAN ZAİM – Evet.

MEHMET CEVDET SELVİ (Eskişehir) – İşçi haklarıyla ilgili bütün sözleşmelerinin çiğnendiği... ILO’nun, maalesef, bu sorumluluğunu yerine getirmediğini bütün Türkiye biliyor. Bugün şikâyet edilirse, Avrupa Birliği standartlarına göre, ILO’nun çeşitli sözleşmelerine göre, Türkiye’de, imzayı bastığı halde uygulamadığını herkes biliyor. Karnesinin iyi olması, ILO’nun çok kötü olmasına, işlevini yapamaz hale gelmesine yorum yapmamızı, karar vermemizi, inanmamızı gerektirir. Olur mu; siz Türkiye’de ILO derken, yani, bu alanda... İşte, bu sıkıntı yaratır. Arkadaşım, iyi ki sordu.

Değerli kardeşim, ILO’da örgütlenme özgürlüğüyle ilgili kaç tane ILO sözleşmesinde madde var? Siz Türkiye’desiniz. Türkiye’de örgütlenme özgürlüğü var mı? Nasıl iyi olur Türkiye’nin karnesi? ILO, unuttu işlevini!..

OSMAN ZAİM – Bir saniye araya girmek mümkün mü?

BAŞKAN – Affedersiniz, bir dakikanızı rica edeceğim.

AVNİ DOĞAN (Kahramanmaraş) – Bunu tartışmamız gerekir mi yani...

BAŞKAN – Bu konu, bu tartışma konusu komisyonumuzun görev alanı içerisine giren bir konu değil. Dolayısıyla, zamanımız da bir hayli geçti. UNICEF temsilcilerini bir saat kadar gecikmeli olarak almış olacağız. Zaten, biz sizleri buraya davet ederken, uygulayıcı bir birim olarak değil, bu yaptığınız tarzda proje hazırlayan, düzenleyen, uygulayıcı birimlere katkı veren bir çalışma yapan kurum olarak sizleri davet ettik.

Ben, bu oturumu burada kapatırken, sizlere, verdiğiniz güzel bilgilerden dolayı teşekkür ediyorum. Gerçekten, iyi bilgiler aldık; inşallah, komisyonumuz bundan istifade edecektir.

Ben, sizlere teşekkür ediyorum ve Çalışma Bakanlığını davet ediyorum.

OSMAN ZAİM –Biz de duyarlılığınız için teşekkür ediyoruz.

BAŞKAN – Buyurun Murat Bey.

MURAT AYHAN BAŞARAN (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Çalışan Çocuklar Bölüm Başkanı) – Sayın Başkanım, Komisyon üyelerimize öncelikle saygılarımı sunuyorum.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Çalışma Genel Müdürlüğü Çalışan Çocuklar Bölüm Başkanıyım ve aynı zamanda iş müfettişiyim. Bugün sizlere, Çalışma Genel Müdürlüğümüz Basın Danışmanımız İbrahim Demircan ve istatistikçi arkadaşım Sayın Ayşe Uğurlu’yla birlikte elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağız. Öncelikle, teşekkür ediyorum bize vakit ayırdığınız için.

BAŞKAN – Ancak, şunu hemen prensip konusunda ifade edeyim, başta onu koymadık; ama, programımız, aşağı yukarı bir saat gecikmeyle yürüyor. Şöyle, bir saat içerisinde tamamlayacak şekilde sunumunuzu yapın lütfen.

MURAT AYHAN BAŞARAN – Peki efendim.

Öncelikle, sizin yüce davetinizi dün itibariyle almış bulunmaktayız ve biz de, geçen hafta içerisinde bir başka uluslararası bir toplantıya katıldığımız için dışarıdaydık. Dünden beri hazırladığımız dosyalarımızı size arz ettik.

Onun dışında, ben size kısaca bölümümüzden bahsetmek istiyorum. Bölümümüz, 1992 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının ikili protokolü çerçevesinde kurulmuş bir bölümdür, bölüm başkanlığı şeklinde örgütlenmiştir. 1992 yılından beri -biraz önce belki çeşitli vesilelerle söylendi- Uluslararası Çalışma Örgütüyle birlikte hareket eden bir birimdir. Uluslararası Çalışma Örgütü, bildiğiniz gibi, ülkemizde misafir bir örgütümüzdür; ama, bizim bir partnerimizdir aynı zamanda, kendilerinden maddi desteklerini de almaktayız.

101 projeyi beraber yapmış bulunmaktayız; çünkü, çalışan çocuklar bölümünün kurulması, işlevlerinin arasında çocuk işçileriyle ilgili işbirliği, koordinasyon ve çocuk işçiliğinin önlenmesiyle ilgili politikaların da belirlenmesi çocuk bölümünün görevleri içerisindedir ve bizim bu çalışmalarımız konusunda koordinasyon makamı da bu bölümdür. Duyarlılık artırıcı çalışma yapmak, ülke politikalarının belirlenmesi ve bunların yöntemlerinin tespiti gibi görevler de bu bölümümüzün görevleri içerisindedir.

Ülkemizde şöyle güzel bir yan söyleyebiliriz aslında çocuk işçiliğiyle ilgili olarak. Uluslararası tüm sözleşmelerin altına imzamızı atmış bulunmaktayız. Bu, oldukça güzel bir kavram olarak önümüze çıkıyor olabilir, ancak tabiî ki eksiklerimiz var mı? Elbette var. Ulusal mevzuattan kaynaklanan hâlâ eksiklerimizin olduğunu düşünüyorum. Komisyonunuzun toplanma nedeni, sokak çocukları; ama, sokakta yaşayan ve sokakta çalışan çocuklar olarak ya da sokakta hem yaşayan hem çalışan çocuklar olarak karşımıza çıkan birtakım unsurlar var. Bunlar, sadece bir kısmı, çocuk kavramının bir kısmı, biz buna daha geniş kapsamlı bakıyoruz. Bunun için de, az önce gerek Necati Bey gerekse Osman Bey açıklamalarda bulunmuştu. Bölüm Başkanlığımızın, ILO’nun maddî desteğiyle yapmış olduğu bir projesi var, Zamana Bağlı Ulusal Politika Program Çerçevesi Projesi; ki bu Hükümetimizin acil plan önceliğinin içerisinde yer alan, aynı zamanda 182 sayılı Sözleşmede de 6 ncı maddesine göre yapmakla yükümlü olduğumuz en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin belirlenmesi...

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Değerli arkadaşlarım, sizin vaktinizi de fazla harcamayalım. Biz, Çalışma Bakanlığının bu konuyla ilgili projesi nedir, geleceğe bakışı nedir, karşılaştığı olay nedir ve bize bu Türkiye Büyük Millet Meclisi Komisyonuna bu çocuklarla ilgili önerileriniz nedir? Bu çocuklarla ilgili bir daire olarak bize bunu söyleyin. ILO’nun yaptığı çalışmaları biliyoruz. ILO ile beraber yapmış olabilirsiniz; ama, siz Bakanlık olarak bu Komisyona, Bakanlığın önerilerini, sıkıntılarını, gerçeklerini bize söyleyin. Ben teşekkür ederim, arkadaşlar onu tekrarlayacak ve Bakanlık içerisinde, ILO’nun desteğinin dışında ne yapıyor bu çocuklar için? Bu okula gitmeyen çocuklar için Bakanlığın aslî görevidir. İş kazası, meslek hastalıkları, diğerleri ve özellikle çocuk hastalıkları. Ben bunu dinlemek istiyorum. ILO’nun çalışması bellidir, ILO dünyanın, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde üyelerine gider üç kuruş, beş kuruş fon getirir, orada da bu çalışmalara örnek verir. Ben Bakanlığımın, Türkiyemin meselesine bakıyorum. Bana Bakanlık olarak bu konuda görev alanlar benim buraya gelip vaktimi almalıdır. Yoksa, bir şey yok. Arkadaş anlattı, 12 yıldır bana şunu söylemenizi isterim ben Bakanlık olarak: Yaptığımız şu çalışmaların sonucunda şurada şu, şurada şu, şurada şu, şu kadar genelge, şu yasa değişikliği, şu kadar çocuğu da önledik diyebiliyorsa Bakanlık... ILO’nun bir yaptırım gücü, bir sorumluluğu yoktur. Bakanlığın, 12 yıldır bu daire olarak bana ne yaptığını ciddî olarak öğrenmek isterim. Yoksa, biz bunları biz biliyoruz, bildiğimiz için bu komisyonun kurulmasını istedik. Yapmayın ama. Bakanlığın en önemli işi, Bakanlıkta somut bir şey öğrenmektir.

BAŞKAN – Buyurun.

MURAT AYHAN BAŞARAN - Zamana bağlı politika program çerçevesi bir hükümet planıdır, Hükümetimizin Acil Eylem Planı içerisinde de yer alan bir uygulamasıdır ve bu sanıyorum 10-15 gün içerisinde de yayınlanacaktır, Başbakanlığa yayınlanması amacıyla gönderilecek bir programdır. Bunun amacı nedir? Bunun amacı, bundan sonra yapılacak Türkiye'de çocuk işçiliğiyle ilgili yapılacak her türlü proje ve programlara bir anayasadır, çocuk işçiliğiyle ilgili bir anayasanın merkezidir. Öncelikle onu koymamız gerektiğini düşünüyorum. Onun dışında, bu 101 projenin tamamı Çalışma Bakanlığı ile birlikte yapılmıştır, ILO’nun katkıları vardır ama, Çalışma Bakanlığı...

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – 10 tanesini kamuoyu biliyor mu, çalışanlar 11 tanesinin, hangisinin nimetinden yararlandı? Yapmayın kardeşim! Ne oldu, nedir; 101 taneden 10 tane say bana ve toplumda yararlı olanı, bizi bir mesafe artıranı bu kadar çalışmanın sonucunda... Yani, bu soyut laflar tatmin edici değildir.

MURAT AYHAN BAŞARAN - 2005 yılı itibariyle ABD Çalışma Bakanlığının, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığıyla birlikte yapmayı planladığı 6 milyon dolarlık projemiz şu anda başlamış bulunmaktadır. Yine aynı şekilde, Uluslararası Çalışma Örgütünün ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının bizim projemizin ILO tarafından yürütülmek üzere, 5 300 000 euroluk Avrupa Birliği Destek Projesi şu anda yılbaşı itibariyle başlayacaktır. Yine aynı şekilde, Amerikan Hükümeti ile Alman...

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Yahu, Türklerin yaptığını bana söyleyin. İki, siz Çalışma Bakanlığı olarak, Bakanlık adına soruyorum size, bu çeşitli yerlerde büyüklerin çalışacağı olumsuz ortamla son derece kötü ortamlarda Çalışma Bakanlığı olarak kaç yeri mühürlediniz? Kaç yere müfettişleri gönderdiniz? Kaç tanesine yaptırım yaptınız? Yarın Bakanlığa da gelir bakarım; çünkü, böyle bir şeyin olmadığını biliyorum. Hangi denetlemeyi yaptınız ve hangi örgütle... Bana, Bakanlık olarak... Yoksa, ILO’nun yaptığını dünyada bir sürü, bütün... Amerika şunu verdi, ILO bunu verdi. Benim Bakanlığım ne yaptı yahu? Bana bunu söyleyin, bunu arıyorum ben.

İBRAHİM DEMİRCAN (Veri Hazırlama Kontrol İşletmeni) - Sayın Vekilim, Sayın Başkanım, anladığım kadarıyla İş Teftiş Kurulu Başkanlığının çalışmaları konusunda sorularınız var, onu isterseniz İş Teftiş Kurulu Başkanımız veya Grup başkanlarımız veya Bakanlıkta bir başka yetkili arkadaş cevaplayacaktır memnuniyetle ama, biz çalışan çocuklar bölümünü temsilen davet aldık, bununla hazırlıklı olarak geldik.

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Peki, Teftiş Kurulunun işyerlerini, ortamını denetleme gibi bir görevi yok mu? Sizin böyle bir olayda projenizde olumsuz bir ortamda çalıştığına dair Bakanlık olarak bir göreviniz yok mu?

İBRAHİM DEMİRCAN - Efendim, biz mevzuat düzenlemelerini bölümümüz olarak yapıyoruz.

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Belki de Çalışma Bakanlığından öğrenmek istediğimiz veya bize öneriler, tavsiyeler yapmasını istediğimiz düzeyde bir bilgi alamadık. Bu da, hiç hoş değil. Çalışan çocuklar Çalışma Bakanlığını ilgilendirir.

İBRAHİM DEMİRCAN – Bizim birimimiz kurulduğu günden bugüne kadar...

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Yanlış gönderilmiş kardeşim o zaman kardeşim. Bakanlığa...

BAŞKAN – Affedersiniz Cevdet Bey.

Biz burada Bakanlığı bu konuda bize bir brifing versin ve bizi bilgilendirsin diye davet ettik. Biz sizin bölümü davet etmedik. Biz Teftişi davet etmeyiz. Burada bizim muhatabımız Çalışma Bakanlığıdır. Dolayısıyla buraya gelirken Çalışma Bakanlığının çok yönlü, bu işle alakalı olan birimlerini görevlendirmek suretiyle buraya göndermesi veya buraya gönderilen kişilerin Bakanlığın bu konudaki tüm konularıyla ilgili suallere cevap verebilecek veya komisyonu bu alanda bilgilendirecek, tatmin edebilecek kişileri göndermesi gerekiyor. Yani, siz burada, biz şu şubeye bakıyoruz, bu birime bakıyoruz deyip Bakanlık adına işin altından kalkamazsınız.

Şimdi, benim sizden ricam, bu işi tamamlama adına: Çalışma Bakanlığı olarak sokakta yaşayan ve sokakta çalışan çocuklarla alakalı sizin Bakanlığınız ne yapmaktadır, yaptıkları iş ve icraatlar içerisinde ne gibi problemlerle karşılaşmaktadır, bunları çözmek için ne gibi çalışmalarda ve sıkıntılarda, darboğazları nelerdir, bunların çözümü için ne önermektedir? Net bir biçimde bize bunu anlatın. Yani, artık Dünya Bankası ile ILO ile bir başka şeyle, onu yeterince dinledik o ayağı. Yani, ben ILO temsilcilerine bir suali bilerek sordum. Yani, kaç kişiyle bu işi yürütüyorsunuz, ILO’nun bütün bu sayılanları 3 kişiyle yürütemeyeceği çok açık ve ortada. Dolayısıyla bunu sizin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığıyla işbirliği içerisinde yürüttüğünü de biliyorum. Ben bunu almak üzere, yani Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bu alanda hiçbir şey yapmıyor anlamında söylemiyorum. Yani, ILO eğer bütün bunları becerebilmişse, başarabilmişse yapılan işbirliği içerisindeki çalışmalarla yapmıştır bunu ama, biz Komisyon olarak sizden demin ifade ettiğim üç veya dört alanda net cevap bekliyoruz.

MURAT AYHAN BAŞARAN - Öncelikle İş Kanununun istisnaları içerisinde tarım kesimi, biliyorsunuz, 50’den daha az çalışan işçilerin İş Kanunu kapsamı dışında kalması sebebiyle, bu kesimlerdeki çalışan çocuklara bir müdahalemiz olamıyor. Bu konuda bir darboğazımız var....

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Çalışma Bakanlığı bu işi ciddiye bile almadığını söylüyor. Bu Komisyona...

BAŞKAN – Bakın, dün itibariyle aldığınızı söylüyorsunuz, oysa ki biz 26’sında sizin Bakanlığınıza ulaştırmışız bu yazıyı.

CANAN ARITMAN (İzmir) – Komisyonumuz uygun görürse, bir başka toplantıda dinleyelim Çalışma Bakanlığını.

BAŞKAN – Eğer demin benim sorduğum suallere net cevap verebilecek bir şeyiniz varsa dinleyelim.

CANAN ARITMAN (İzmir) – Cevdet Beyin sualleri de önemliydi Başkanım. Kaç işyerine çocuk çalıştırdığı için ceza kesildi, kaç çocuk tespit edildi?

MURAT AYHAN BAŞARAN - Bizim komitemizi, yani şu andaki komiteyi düşük bir komite olarak görüyorsanız efendim, biz...

BAŞKAN – Hayır, buraya gelen herkes bizim için saygıdeğerdir, muhteremdir; biz öyle bakarız. Ama, almak istediğimiz bilgilerle alakalı bize birtakım şeyler anlatabilecek durumda iseniz, elinizde öyle bilgi ve belgeler var, bizi o yönüyle bilgilendirebilecekseniz dinleyelim. Yok eğer, o anlamda biz yanlış gönderildik diyorsanız...

MURAT AYHAN BAŞARAN - Bu çocuk işçiliği konusunda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığında bir birim varsa, o da bu bölümdür. Bu konuda soracağınız her soruya ben cevap verebilirim.

BAŞKAN – Ama işte sordum, yani bakın...

MURAT AYHAN BAŞARAN - Ben de size...

BAŞKAN – 4 tane önemli soru sordum ve konunun da omurgasını teşkil eden konulardı. Buyurun, onları da dinleyelim sizden.

MURAT AYHAN BAŞARAN - Birincisi, tarım kesimi kapsım dışında dedim ve bu bizim için bir sorun.

İkincisi, sokak çocukları, tabiî ki sokakta çalışan çocuklar kapsam dışında. Tabiî ki bir sorun. Bana sorarsanız, çocuklarla ilgili ayrı bir yasa çıkarılması gerekiyor. Bizim bölüm başkanlığı olarak düşüncemiz bu.

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Bakın, orada bir şey var: Sokakta çalışan çocuklar sizin kapsamınız dışında değil mi?

MURAT AYHAN BAŞARAN - İş Kanunu kapsamı dışında...

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Dolayısıyla sizin kapsamınız dışında.

MURAT AYHAN BAŞARAN - Ama projelerimizin içerisine biz sokak çocuklarını alıyoruz, tabiî ki sokak...

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – İşte bu belki bir problem yani. O zaman sokakta çalışan çocuklarla ilgili bir komisyon 1475’in içine giren... Kusura bakmayın size karşı falan değilim. Sizin kapsamınızın dışında, onu gördüğüm için. Üzmeyin kendinizi. Biz sokakta çalışan veya kalan, adı çalışan çocuklarla ilgili bir komisyonuz. Siz, iyi kötü bir işyerinde çalışan çocuklarla ilgili önlem alıyorsunuz. Beni tatmin etmeniz mümkün mü?

MURAT AYHAN BAŞARAN - Değil.

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – O kadar kardeşim!

BAŞKAN – O bizim konumuzun dışında olan bir şey.

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) –Hiç olmazsa siz orada yasaya göre 16 yüksek, çalıştığı yer var, incelersiniz filan... Sokakta baliye gece 12.00’de bilmem neye maruz kalan çocukların meselesi. Onun için komisyona gelirken, yani alınmayın, bizim işimiz bu. Onun için, olmuyor.

AYŞE UĞURLU (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı-İstatistikçi) – Şimdi, 4820 sayılı Kanun kapsamı dışında sokakta çalışan çocuklar. Tarımda çalışan çocukların bir kısmı da bu kapsam dışında ama, bizim bölümümüz, yani çalışan çocuklar bölümü, Türkiye'de çocuk işçiliğini önlemeye yönelik yapılan çalışmalar konusunda koordinasyon birimi. Evet, mevzuatta sokaktaki çocuklar dahil değil ama, bu çocuklar bizim bölümümüzün çalışma alanı kapsamında. Çünkü biz koordinasyon birimiyiz ve biz sokaktaki çocuklara yönelik olarak Yalova’da proje yürüttük. Yani, deprem sonrası Yalova’da sokakta çalışan çocuklara yönelik olarak proje yürüttük.

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Türkiye'de kaç tane sokakta çalışan çocuk var?

AYŞE UĞURLU – Türkiye'de tahminlere göre...

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Tahmin değil, siz bu ünitenin başındasınız. Kaç tane çocuk var?

AYŞE UĞURLU – Sokakta çalışan ve ulaşılan yaklaşık 35 bin çocuk, ama tahmini olarak 50 bin çocuk var.

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Yaklaşılan kaç tane?

AYŞE UĞURLU – 35 bin çocuk var.

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Tahminle işte böyle oluyor. Bu ünite en azından onu bilmesi lazım, kaç...

AYŞE UĞURLU – Efendim, istatistiklerle ilgili çalışmalar konusunda şöyle söyleyebiliriz: Çünkü, Türkiye'de çocuk işgücüne yönelik olarak yapılmış geniş kapsamlı, DİE tarafından, yani bilimsel kabul edilebilecek iki tane araştırma var. Birisi, 1994 yılında, birisi 1999 yılında. Burada biz şunu gördük yapılan çalışmalar sonucunda: 1994 yılında ekonomik işlerde çalışan çocuklar dediğimiz tarım, sanayi kesiminde, ticaret ve hizmet kesimi, biz bunların hepsini ... işlerde çalışan çocuklar olarak alıyoruz. Bu çocukların sayısı 1994 yılında 6-14 yaş grubunda 974 bin iken, 1999 yılında 511 bine düştü. Burada tabiî ki, tüm kurumların, sadece Çalışma Bakanlığı değil, zamana bağlı programa baktığınızda, bu program yaklaşık 20 tane hem devlet kurumu hem gönüllü kuruluş, üniversiteler, tüm kurumların katkısıyla hazırlandı. Ve burada hem yapılan çalışmaların –çocuk sayısındaki bu düşüşte- Türkiye'de çocuk işçiliğini önlemeye yönelik olarak yapılan çalışmalara etkisiyle birlikte, 1997 yılında temel eğitimin 8 yıla çıkmasının çok büyük etkisi oldu. Yani, Türkiye'de çocuk işçiliği ve eğitim arasında çok büyük bir ilişki var. Burada biz bu çalışmalarda bunu gördük.

Şimdi, zamana bağlı program bir hükümet dokümanı olarak çıkacaktı, başlangıçta öyle planladık. 2000 yılında yapılan çalışmalar değerlendirildi Ulusal Yönlendirme Komitesinde ve şunu gördük: Çocuk işçiliğinin nedenleri, yoksulluk, eğitimle ilgili nedenler, göç, işsizlik, geleneksel bakış açısı, mevzuatın eksik uygulanması gibi. Elbette ki çözümü de zor. Bunun için, biz başlangıçta Türkiye'de en kötü biçimde çocuk işçiliğini belirleyelim, bu alana ilk önce el atalım, sonra bunun için bir zaman belirleyelim, bir politika belirleyelim. En kötü biçimde çocuk işçiliği sorununu çözelim, sonra tüm çocuk işçiliği sorununa birlikte hareket ederek bir çözüm bulalım diye düşündük.

BAŞKAN – Affedersiniz, gene dönüp dönüp aynı noktaya geliyoruz. Bizim konumuz çocuk işçiliği değil. Bakın, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına yazdığımız yazı. Çocukları Sokağa Düşüren Nedenlerle Sokak Çocuklarının Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi demişiz. Ve bu konuda Bakanlığınızın varsa bir çalışması, varsa bir öngörüsü bunu istemişiz. Dolayısıyla çocuk işçiliği bütünüyle bizim çalışma konumuz değil. Yani, bizim çocuk işçiliğinin... Sizin çocuk işçiliği dediğiniz şey, bir fabrikada, bir dükkanda, bir atölyede, bir işyerinde çalışan çocuklardır. Sokakta çalışan çocuklar o işçilik kapsamında...

MURAT AYHAN BAŞARAN - Dahildir efendim.

BAŞKAN – Dahildir de, işte biz bu işçilik içerisinde sokaktaki işçilik bölümünü araştırıyoruz. Dolayısıyla bize lütfen, onunla ilgili bilgi verin.

AYŞE UĞURLU – Aslında çocuklar hangi alanda çalışırlarsa çalışsın, çocuk işçiliğinin en büyük nedeni yoksulluk. Yani, çocuk tarımda çalışabilir, sanayide çalışabilir, sokakta çalışabilir, ev işlerinde çalışabilir. Çocuk işçiliğinin en büyük nedeni yoksulluk. Bunun için, sokakta çalışan çocuklarla ilgili olarak da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Çalışan Çocuklar Bölümünün Yalova’da yaptığı direkt sokaktaki çocuklara yönelik projede de, şimdi sokakta çalışan çocuğu sokağa iten nedenler olarak baktığımızda, yoksulluk, işsizlik, ekonomik nedenler, aslında ilk planda geliyor. Yani, burada da eğitim konusu çok önemli. Bu çocukların da sokakta çalışan çocukların da eğitime yönlendirilmesi bu konuda önemli. Yalnız şurada bunu da ben önemli düşündüğüm için söylemek istiyorum: Çocukları yapılan araştırmada, DİE’nün yaptığı araştırmada okula devam etmeyen çocuklara, “Niçin okula devam etmiyorsunuz?”diye sorulduğunda, çocuklar büyük bir çoğunlukla “Okula ilgi duymuyorum” diye cevap veriyor. Yani, ekonomik olarak ailenin gelirinin az olması ikinci planda. Yani, çocuk okula ilgi duymadığı için okula devam etmiyor, büyük çoğunlukla. Demek ki, burada yani yine eğitimin içeriğiyle ilgili çocuklar açısından da sıkıntılar var. Yani, sadece çocuğun okula devam etmemesi, aslında yoksullukla ilgili değil, çocuk okula ilgi duymuyor, bunun da önemli olduğunu düşünüyorum. Yani, çocuk işçiliği ve eğitim arasındaki ilişkinin önemli olduğunu, çocuklar okula yönlendirildiğinde çalışma hayatından uzaklaşacağını, yani bunun bir öneri olarak getirilmesini, fakat bununla birlikte eğitimin içeriğinin de çocuğu okula yönlendirecek şekilde herhalde düzenlenmesinin de bu konuda istatistikler de bunu gösterdiği için önemli olduğunu düşünüyoruz.

Başka bir önerimiz, aslında yaptığımız tüm projelerde hep şu sonuca vardık: Aile önemli bizler için. Eğer aileye ekonomik olarak bir iş sağlayamıyorsanız, ebeveynler işsizse, siz proje kapsamında çocuklara işte iki yıllık, üç yıllık yardım yapıyorsunuz, eğitim imkânlarını karşılıyorsunuz, ama proje bittiğinde bu çocuklar tekrar çalışma hayatına dönüyor. Onun için, yapacağımız çalışmalarda mutlaka bu çocukların ailelerine bir şekilde iş kazandırmalıyız. Yani, projelerin süreklilik kazanabilmesi için, sadece proje kapsamında kalmaması için, işte iki yılda biz çocuklara yardım ediyoruz, çocuklar iş hayatından çekiliyor, ama proje yardımı kesildiği zaman çocuklar tekrar iş hayatına dönüyor. Bunun için, mutlaka ailelere bir iş kazandırmak, sürekli bir gelir kazandırmak zorundayız. Yani, sokaktaki çocuk da aynı şekilde, çocuk işçiliğini önlemek için. Ve sokaktaki çalışmanın en büyük nedenlerinden bir tanesi de göç. Sokakta çalışmanın yaygın olduğu illere bakarsak eğer, hep çevre illerden göç alıyor. İşte, Diyarbakır’ı düşünelim, Antep’i düşünelim, Van’ı düşünelim, İstanbul’u ya da İzmir’i, sokakta çalışmayı önleyebilmek için bu iç göçün de bir şekilde yani belli herhalde bununla ilgili politikalarla bu iç göçün durdurulması gerekiyor. Çünkü, büyük şehirlere göçle gelen aileler, genelde varoşlara yerleşiyorlar ve başka aileler de işsiz olduğu için, başka imkânları olmadığı için çocuklar sokakta çalışıyor.

Sokakta çalışmanın başka bir yönü, sizler de söylediniz, işte sanayide çalışma denetim alanı içerisinde. Çocukların 15 yaşın altında çalışması bu sektörde yasak. Müfettişler bu alanda denetim yapıyor, o zaman aile çocuğunu bu alanda çalışmaya, yani çalıştırmaya çekindiği için sokak denetimsiz bir alan, çocuk için özgür bir alan. Çocuğun daha çok para kazanabileceği bir alan. Bakın, ekonomik işlerde çalışan çocukların yüzde 60’ı asgarî ücretin altında para kazanırken, sokakta çalışan çocuklar daha yüksek ücret kazanıyorlar. Bunun için, aileler nasıl olsa denetimsiz bir alan olarak gördüğü için, çocuklarını sokağa yöneltebiliyorlar. Türkiye'de çok çocukluluk da sokakta çalışmak için bir etken. Bakıyorsunuz, sokakta çalışan çocukların ailelerine, 8-9 çocukları var. Demek ki, göç, nüfus planlaması, eğitim, ailelere bir şekilde meslek kazandırmak, eğer biz bunları çözebilirsek, sokaktaki çalışmayı da bir şekilde önleyebiliriz diye düşünüyoruz.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Buyurun Canan Hanım.

CANAN ARITMAN (İzmir) – Şimdi, 40 yıldır bir devlet politikası olarak ülkemizde antinatalist nüfus politikaları uygulanır. Ama, AKP Hükümetiyle beraber bu antinatalist nüfus politikalarından vazgeçildiği görülmektedir. Yani, biz bunun Sayın Başbakanın söyleminden başlayarak, bütçe uygulamalarına kadar, hatta yeni kurulan genel müdürlüklerin görev tanımlarına kadar görüyoruz. Yani, her yerde işareti var.

Şimdi, herhalde bunu bizim gördüğümüz gibi, siz de görüyorsunuz. Türkiye'de nüfus planlaması, aile planlamasından ve antinatalist nüfus politikalarından vazgeçiliyor. Ki, Türkiye ilk defa bu yıl bu konuda iyi bir rakamı yakalamıştı. Doğurganlık hızımız 2,2 oldu. Kırk yıldır uygulanan politikalar sayesinde 2,2 oldu. Ama, Doğu ve Güneydoğu illerine bakarsak, orada hâlâ doğum hızlarının, yani kadın başına düşen çocuk hızının 4’lerde olduğunu görüyoruz. Acaba sizin de bu konuda tespitleriniz var mı? Bakanlığınıza bu konuda bir uyarınız var mı? Çünkü, çok önemli, hakikaten sokak çocukları, sokakta yaşayan, sokakta yaşamak zorunda kalan çocuklar hep çok çocuklu aileler. Yani, insanlar, aileler bakamayacakları kadar çocuk sahibi olunca, onları artık sokağa yolluyorlar. Demek ki, çok çocuk sahibi olmamak veya bakamayacağınız kadar çocuğa sahip olmayacaksınız. Demek ki, aile planlaması yöntemlerinin antinatalist politikaların hâlâ ülkemiz için devam etmesi gerekiyor ve işte bu çocuk işçiliğinde de, sokak çocuğu konusunda da önemli bir etken. Bakanlığınızı uyardınız mı? Aman antinatalist politikalar Hükümetiniz vazgeçmesin diye veya uyaracak mısınız? Sorum bu kadar kısa ve net.

MURAT AYHAN BAŞARAN - Yoksulluk ve çocuk sayısının çok fazla olduğu yerlerde sokakta çalışma ya da her çeşidinden çocuk çalışması çok fazla yoğun olduğu için bunlar bizim tarafımızdan da bilinmiş ve gerekli yazışmalarda bulunmuştur efendim. Doğrudur, açık ve net bir şekilde yazılmıştır.

CANAN ARITMAN (İzmir) – Aile planlaması...

MURAT AYHAN BAŞARAN - Hatta, orada Sağlık Bakanlığının bile etkisiyle bunlar girmiştir.

CANAN ARITMAN (İzmir) – Peki, bakın, bu ay içerisinde Aile Araştırma Kurumu Genel Müdürlüğü kuruldu ve daha önce de biliyorsunuz, Aile Araştırma Kurumu tarzında idi. Aslında, Anayasanın 41 inci maddesine göre kurulan bir kurum, şimdi de bir genel müdürlüktür ve Anayasada görev tanımı yazar. Aileyi korumak, özellikle kadın ve çocukları korumak, aile planlamasının ... vermedi. Aile Araştırma Kurumu statüsünde iken, görevleri arasında aile planlaması hizmetleri koordinasyonu, planlaması yazar idi. Ama, Genel Müdürlük haline getirilirken, görevleri arasından bu çıkarıldı. Ve Mecliste buna yönelik biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak önerge verdik, olması gerekir, aile planlaması hizmetlerinin planlaması ve koordinasyonu görevinin bu kurumda, bu Genel Müdürlükte Anayasa hükmü olarak olması gerektiğini söyledik; ama, Hükümet tarafından bu önergemiz reddedildi. Yani, bu konuda sizler bir uyarıda bulunuyor musunuz? Bu yanlış oldu, bunu düzeltin diyor musunuz?

AYŞE UĞURLU – Aslında şöyle söyleyelim: Şimdi, biz bu zamana bağlı programı hazırlarken, Türkiye'nin 7 bölgesinde 7 ilde toplantılar yaptık. Bu 7 ilde katılımcılara, ilinizde niçin çocuk işçiliği var? Çocuk işçiliğinin nedenleri nelerdir? Çocuklar hangi sektörlerde çalışıyorlar? Ne kadar çocuk çalışıyor? İlinizdeki çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasına yönelik ne tür çalışmalar yapılmalı? Bunları hangi kurum yapmalı diye sorular sorduk. Yani, biz bu programı aslında o şekilde hazırladık. Yani, bu sadece Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının görüşü değil, hem tüm kurumların görüşü hem Türkiye'nin 7 bölgesinde yapılan toplantılar sonucunda ortaya çıktı ve burada, özellikle mesela Van’da da bu konuda toplantı yaptık. İşte, nüfus artış hızının da çocuk işçiliğinin bir nedeni olduğu ortaya çıktı ve biz programımıza bunu koyduk. Biz, burada çocuk işçiliğinin nedenlerini, çözüm önerilerini ve hangi kurumun bu konuda ne yapması gerektiğini koyduk. Ama kurumlarla birlikte koyduk. Aile planlamasıyla ilgili, yani herkesin bakabileceği çocuk anlamında biz aile planlamasını düşündüğümüz için, buraya Sağlık Bakanlığının bu konuda sorumluluğu olduğunu, raporumuzun içerisine koyduk, burada var. Çünkü, o da bir neden. Onun çözümünü de, Sağlık Bakanlığı yapacak, yani bu konuda bilgilendirmeyi. Onun için de, Sağlık Bakanlığının bu programın uygulanmasındaki bir görevi olarak biz programımızın içerisine koyduk.

İBRAHİM DEMİRCAN – Bu konuda ben de Ayşe Hanıma ilaveten, biraz önce Sayın Selvi’nin ILO’dan gelen arkadaşlara, özellikle belediyeler konusunda, belediyelerin neden görevleri, yetkileri bu konuda belediyelere neden sorumluluk verilmiyor noktasında, yine biz aynı program çerçevesinde tüm kuruluşların sorumluluklarını hep birlikte görev ve yetkilerini belirlerken, belediyelere de sorumluluklar vermişiz ve madde madde yazmışız. Belediye zabıtaları marifetiyle tespit edilecek belirli aşamalarda, 18 yaşından küçüklerin sokakta çalışmaktan men edilmesi, sokakta çalışanlara ilişkin olarak merkezler açılarak, rehabilitasyon ve destek hizmetleri verilmesi -belediyeye çizdiğimiz görevler içerisinde- meslekî eğitim kursları düzenlenerek, düzenlenecek kurslarla çocuk işçiliği boyutunun dikkate alınması, muhtaç durumdaki çocukların korunması için SHÇEK ile işbirliği içerisinde gerekli tedbirlerin alınması... Bunlar, sadece belediye için. Diğer tüm kurum ve kuruluşlar için görevler ve sorumluluklar belirlenmiştir ve bu ulusal program, söylediğimiz gibi son haline gelmiştir, önümüzdeki günlerde 10-15 güne kadar Başbakanlığa gönderilecektir ve bu alanda inanıyoruz ki memleketimiz için çok hayırlara vesile işler ve sonuçlar ortaya çıkaracaktır ve bu kapsamda da biz projelerimizi hazırladık. Ocak ayından itibaren çalışmalarımıza başlıyoruz, ama bizim alanımızdaki çocuklar işin bir boyutu, SHÇEK’in kapsamındaki çocuklar işin bir boyutu. Neticede bunlar hepsi bizim çocuklarımız, hepsi sıkıntı içinde olan çocuklar ve Türkiye'nin geleceğini tehdit eden çocuklar. Bu geleceğimizle ilgili problemi tüm kuruluşlarla ortak biçimde hareketle çözmeye gayret ediyoruz. Tek başımıza Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olarak hareket etmiyoruz. Tüm kuruluşlar, Millî Eğitim Bakanlığı, SHÇEK, Adalet Bakanlığı, İçişleri, Jandarma, hepsi, hepimiz birlikte hareket ediyoruz.

BAŞKAN – Tabiî, siz de, bugünkü konumu itibariyle bu koordinasyonun sağlanmasında bir sıkıntı olduğunu mu ifade etmek istiyorsunuz, bir eksiklik olduğunu mu söylüyorsunuz?

İBRAHİM DEMİRCAN - Hayır, böyle bir sıkıntı yok efendim.

BAŞKAN – Bir dakikanızı rica edeyim.

Eğer bir koordinasyon eksikliği yoksa, yani, saydığınız bütün kamu kurum ve kuruluşları arasında bu iş yapılabiliyorsa, mevcut mevzuata göre, mevcut kurumsal yapıya göre...

MURAT AYHAN BAŞARAN - Sayın Başkanım, 2004 ya da 2005 yılı için bölüm başkanlığımızın bütçesi sıfır lira; yani, öyle bir kaynağımız yok.

BAŞKAN – Canım kardeşim, bakın, ben, şahsî kanaatimi söyleyeyim: Bugün, Türkiye’de bu işin koordinasyonunu sağlayabilecek tarzda bir kurumsal yapı eksikliği var. Ben onu sordum, siz yok diyorsunuz.

İBRAHİM DEMİRCAN – Sokak çocukları için yoktur; yani, sokak çocuklarında bir eksiklik vardır; ama, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, o noktada yeni bir düzenlemeyle o alanı genişletebilir. Bizim, çalışma yaptığımız çocuklar için...

BAŞKAN – Ama, ben, genel anlamda sordum. Siz, millî eğitim, şu, şu, şu dediniz; yani, ben, onun üzerine soruyu sordum. Siz, bakanlık olarak, bu konuda bir eksiklik görüyor musunuz?

MURAT AYHAN BAŞARAN - Zamana bağlı politika ve programla şu vermiş olduğumuz bunun Başbakanlık genelgesi ya da daha başka bir şekilde çıkması neticesinde, bu koordinasyon ortadan kalkmış olacak. Öyle bir problem var; ama, bu da ortadan kalkış olacak. Bununla birlikte bu çözüme ulaşacak.

BAŞKAN – Peki, teşekkür ediyorum.

Cevdet Bey, buyurun.

CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Değerli arkadaşlarım, Sayın Başkan, ben, üyelerimize de söylemek istiyorum. En azından, böyle bir komisyonun toplanmasına önerge veren bir kişi, kişiler, taraf olarak, bunu açıklama ihtiyacı hissettim.

Türkiye’de bu sokak çocukları, sokakta çalışan çocuklar meselesi, gelen her düzeydeki arkadaşımızın samimiyetle doğrudan doğruya söylediği gibi, ekonomiktir. Arkasından, eğitim eksikliği ve zafiyeti her yönüyle gelir. Bu, doğrudur. Yoksulluğun yaygınlaştığı, işsizliğin alabildiğine çoğaldığı bir ortamda, bu çocuklar sokakta kalmaya, istismar edilmeye devam edilecektir; ancak, bunun için ekonomimizi düzeltmemiz, bölgelerarası adaletsizliği gidermemiz, yatırıma dönük politikalar uygulamamız gerekir; bunu biliyoruz.

Yalnız, bizim buradaki telaşımız şuydu: En azından, nedir, etrafa baktığınızda, kamu vicdanını sızlatan gasplar. Kadınlar, erkekler, SAT komandoları, polisler, sokağa çıkamaz oldu; tinerciler, baliciler, bağımlı çocuklar saldırıyor; bir. Trenden genç genç çocuklar atılıyor okuluna giden. Bir gün atılıyor, ölüyor; ertesi gün bir başkası da atılıyor. Bunları birazcık araştırdığımızda, mafya tarafından, yani, büyüklerin suç örgütü tarafından bunların kullanıldığı duyuluyor ve bunlar, çeşitli yoksul bölgelerden, illerden, Anadolu’dan kirayla getirilip kullanılıyor; uyuşturucuyu da istedikleri gibi kullanabilmek için, sattırabilmek için, bunlardan yararlanabilmek için. Dedik, aylardır, artık sokağa çıkılamıyor. Hiç kimse bunlarla uğraşamıyor ve gerçekten, polis de güç durumda. Bunu bir an önce gelin konuşalım.

Şimdi, burada, tamamen sokak ve sokakta çalışan çocuklar ile bağımlı çocuklar arasında ve onların toplumsal olarak yarattığı tehlikeler arasında bir fark var. Doğrudur; neden beraber olmuştur; o sokak çocukları kısa süre içerisinde bağımlı çocuk olmaya, suç işleme potansiyeli bulunan noktaya gelmiştir; ama, budur.

Şimdi, acilen, ekonomi düzelecek, adaletsizlikler kalkacak, bu sokak çocukları azalacak,. O okul, eğitim, sadece “hadi okula gidin” demekle değil, okula gitmesini sağlayacak o çocukların ortam yaratılacaktır; bu düzelir; ama, benim, burada, biraz tedirginliğim, hakikaten, her gün adamın öldürüldüğü, evlerin yakıldığı bir ortamda, ben, bu Türkiye’de, buna, acil olarak, yeter kardeşim diyecek bir çalışmanın yapılmasını. Sayın Başkanla da o... Maçlara geldi. Biz, bu komisyon için önergeyi verdiğimizden bu yana, statlarda böylesine yoğun adam öldürülmezdi. Araştırdığımıza bakın, uyuşturucu etkisi altında kalmış, alıştırılmış çocuklar.

Özür dilerim. Ben, onun için, Türkiye’de sokaktaki çocukların meselesini, mesela, şöyle dediğiniz zaman, onu memnuniyetle karşılarken, bölgelere gittik, araştırdık. Vallahi, ben oturduğum yerde, o sokağa çocukların neden çıktığını, ne olduğunu biliyorum, siz de biliyorsunuz. Bunu eleştirmek için değil, yol budur; ama, öbür tarafta da ölümler devam ediyor, gasplar devam ediyor, sokağa çıkamıyoruz diye telefonlar geliyor.

Tedirginlik burada Başkan; siz, ne söylerseniz söyleyin, benim kafamda bağımlı çocukların yarattığı teröre dönük bir önlem bulamayınca, önlemi arayan kimseyi göremeyince, huzursuz oluyorum. Yoksa, sizin söylediğiniz saygıdeğer şeyler. Uzun vadede yapılacak şeyler. Buradan oluyor bu sıkıntı. Bu işle ilgili bir kimse varsa, ruh ve sinir hastalıkları hastanelerindeki birtakım kişiler bunlarla uğraştı. Sağlık Bakanlığı gelecek, oradan soracağız; çünkü, olay, sağlık işi de, sırf sokakta kalmış çocuk meselesi değil; sağlığı bozulmuş, tekrar bunların rehabilite edilerek topluma kazandırılması gereken bir ciddî iş ve yüzbinlerce artan çocuk var. Büyüdükleri zaman genleri bile bozulan çocuklar. Büyüdükleri zaman suç örgütünün ana unsuru olan çocukları, biz, elimizle yetiştiriyoruz ve önleyemiyoruz. Onun için, sokak çocuğu farklı; benim dediğim, daha acil önlem alınması gereken bir kısım. Grup grup olduğu için, buradan çıkıyor sıkıntı.

AYŞE UĞURLU – Efendim, ben, bir şey söyleyebilir miyim?

BAŞKAN – Buyurun.

AYŞE UĞURLU – Şimdi, aslında, bu konuda medya çok önemli, özellikle televizyon. Bu çocuklar, hiçbir zaman kamuoyunun gündemine gelmiyor. Bu çocuklarla hiç kimse ilgilenmiyor; ancak, bu çocuklar birisine zarar verdiği zaman, sanki, bunlar, böyle vebalı çocuklar gibi televizyona çıkarılıyor, herkes işte bunlardan korksun, tinerci çocuk gibi. Halbuki, o zaman, bu çocuklar sokağa düşmeden önce çözüm önerisi getirilmesi gerekiyor.

Bakın, benim “Çocuk ve Şiddet” konulu Aile Araştırma Kurumunun toplantısına katıldığımda, Emniyet Genel Müdürlüğünden katılan arkadaşım rica etti oradaki tüm kurumlara, dedi ki: “Özellikle bu şarkı yarışmalarından sonra, televizyonda yapılan şarkı yarışmalarından sonra çok ciddî şekilde çocuklar evden kaçıyor ve biz, bu çocuklarla birebir görüşme yaptığımızda, orada ünlü olanların isimlerini veriyorlar, işte, ben de kaçacağım, onun gibi ünlü olacağım, şarkı yarışmasına gideceğim diye.”

Bu konuda medya çok önemli ve bizim ülkemizde de televizyonun ne kadar seyredildiğini, yani, seyredilme oranın ne kadar yüksek olduğunu hepimiz biliyoruz ve ben, bu konuda medyanın olumlu şekilde kullanılmasının bu sorunun çözümü için çok önemli olduğunu düşünüyorum; yani, televizyonlarımızla, reklamlarımızla. Bu Şeker Bayramında sokakta çalışan bir çocuğun ayakkabı boyacısı olarak kullanılmasıyla ilgili gerekli yerlere yazı yazdık; fakat, bize, henüz, bununla ilgili cevap bile gelmedi. Onun için, biz, medyanın bu konuda çok önemli olduğunu düşünüyoruz.

CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Buna acil bir şey bulalım diye; sıkıntı burada.

İBRAHİM DEMİRCAN - Efendim, biz, bu programı hazırlarken, 7 bölgede, 7 ilde yaptığımız toplantı ve bölgelerarası farklılıkları yerinde tüm uzmanlarla çalıştığımızda, özellikle ekonomik krizden sonra Antep’te 3 200 civarındaki çocuğun sokakta işsiz güçsüz ve sıkıntı halinde gezdiği ve bunun istatistikî rakamlarla tespit edildiği, ancak, bir çözüm bulunamadığı için, orada işyeri sahiplerinin işyerlerinin önüne âdeta gelerek tehdit eder hale geldiğini ve bunu tüm oradaki görevli arkadaşlar dile getirdi. Bu bölgelerarasındaki farklılıklar, yaptığımız toplantılar, bunu, yerinde, çok net olarak...

CEVDET SELVİ (Eskişehir) – İşte o söylediğin esnaf kan ağlıyor, camını çerçevesini kırıyor, yapacak bir şey bulamıyor. Ben, buna acil bir çözüm, bunda araştırma yapanlardan yararlanalım diye biraz heyecanlandım.

MURAT AYHAN BAŞARAN - Müsaade ederseniz, son bir şey daha ben iletmek istiyorum.

Bir boru reklamıyla ilgili olarak bir çocuk işçilik gözüküyor, bir çocuk orada çalışıyor, bir inşaat içinde çalışıyor. Dört ay önce, Bakanlık olarak, yazışmasını yaptık, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı dahil olmak üzere. Hâlâ her sabah açın, haber kanallarına baktığınız zaman, haberler onunla başlıyor. Haberler hâlâ onunla başlıyor.

CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Bunun çözümü ne? Çok güzel bir nokta. Biz, bunu arıyoruz işte; yoksa, her şeyi biliyoruz. Ne yapmak lazım? Yazdınız, tamam. Görevinizi yerine getirdiniz de; ama, bu, o gerçeği ortadan kaldırmadı, önlem gerekli. Ne yapmak lazım; bize bunu söyleyin.

MURAT AYHAN BAŞARAN - Şimdi, bana sorarsanız, bunun için bir birim oluşması gerekiyor. Eğer bu işi sadece reklam olarak düşünüyorsanız, sadece reklamlarda ya da şeyde de düşünün; yani, şu anda, bizim mevzuatımıza göre, bir çocuğun herhangi bir dizide oynaması yasak, oynayamaz. 4857 Sayılı yasamıza göre...

CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Reklamda da oynayamaz.

MURAT AYHAN BAŞARAN - Reklamda da oynayamaz ve hatta, herhangi bir spor takımında da oynayamaması lazım; ama, şu anda oynuyor mu; oynuyor.

CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Peki, ne yapmamız lazım?

MURAT AYHAN BAŞARAN – Bununla ilgili 94/33 sayılı Avrupa Birliği direktifi var. 94/33 sayılı Avrupa Birliği direktifiyle ilgili yönetmeliğimizi, biz, mayıs ayında çıkardık. Sadece bu hüküm haricinde çıkardık; çünkü, bunun için bir yasal dayanağının olması gerekiyor. Yönetmelikle bunu belirleyemiyorsunuz.

CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Böyle bir yasa çıkarılsın.

MURAT AYHAN BAŞARAN – 4857 sayılı Yasanın içerisinde sanatsal, kültürel faaliyetler ya da sportif faaliyetler adı altında çocukların bu hususlarda çalıştırılıp çalıştırılamayacakları ya da hangi konularda çalıştırılabilecekleri ya da hangi tür reklamlarda çalıştırılabilmesi için de bir komisyon oluşması gerekir diye düşünüyorum, bir izin olması gerekiyor. Orada 94/33 sayılı direktifte bu var.

Mesela, bir şey geldi aklıma; şimdi, Adana’da tarım kesimine –biz, bunu, daha önce Osman Beyle konuşmuştuk- baktığınız zaman, pamuk toplama işleriyle ilgili gündelikler belirlenirken çocukların ne kadar alacakları belirleniyor; yani, çocukların çalışması yasak diyoruz; bir taraftan da tarım kesiminde çocukların kaç lira alacaklarını bakıyoruz.

Başka bir şey daha söyleyeyim ben size. Ben Çalışma Bakanlığı temsilcisiyim; ama, ben, burada özeleştiri yapmak istiyorum. Asgarî ücreti açıklıyoruz 16 yaşından küçükler ve 16 yaşından büyükler için. 16 yaşından küçükler için niye düşük açıklıyoruz, niye yüksek açıklamıyoruz? İşte, bu 16 ile 15 arasındaki asgarî ücreti yüksek açıklayalım. Bu, bir unsur olsun, daha caydırıcı bir unsur olsun.

Biz, bunları söylemek üzere buraya gelmiştik zaten. Biraz belki karışıklık oldu; ama, biz, bunların tamamının bilincindeyiz, farkındayız. Bize düşen, üstümüze düşen, Bakanlığımıza düşen ne varsa, biz, bunları emir olarak telakki ederiz, bunları da yaparız.

CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Şurada var onlar, değil mi?

MURAT AYHAN BAŞARAN – Burada var; ama, bizim sizden en büyük isteğimiz, zamana bağlı ulusal politika ve program çerçevesi bu işin bir anayasasıdır. Lütfen, buna sahip çıkarsanız, bizi çok mutlu etmiş olursunuz. Bu, bizim kanayan yaramızdır. Ülkemizin kanayan yarasına biz de bir çözüm bulmak istiyoruz. Bizim için en önemli şey budur.

Teşekkür ederim efendim.

İBRAHİM DEMİRCAN – Bu konuda son olarak, Avrupa Birliği sürecinde olan ülkemizin çocuk işçiliğiyle üreteceği mamullerin Avrupa tarafından alınmayacağını biliyoruz. Özellikle bu konuda da, yani, basın yayın organlarını, tüm diğer sokak çocukları gibi, bu alanda da tüm ülkemizi aydınlatacak hareketlerin içerisine geçmemiz lazım; çünkü, artık süreç başladı ve çocuk işçiliği maalesef var ve bu mallar orada bloke olacak, oraya girişi olmayacak. Bu konuda da ciddî bir çalışma henüz başlatılmış değil.

CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Teşekkür ederiz.

Çocuk işçi çalıştıran ülkelerin üretimini almamaya çalışıyor. Sendikasız işçi çalıştırıp da üretim yapanlarınkini de almayacaklar; haberiniz olsun. Tabiî, sizin bizim değil. Sizin söyledikleriniz iyi niyet. Bizim de çırpınmamız bu. Bir ülkenin Kültür Bakanlığı vardır; o, tespitine göre, medyanın nasıl yönlendirmesi gerektiğini düzenler. RTÜK’ü vardır; oturur, onu düzenler. Yani, bu küçük komisyonların veya bakanlıkların, tek tek farklı bakanlıkların belirli konuda söyledikleri değil, ana bir hedef vardır, onun için de kurumları vardır. RTÜK’ü vardır, Kültür Bakanlığı vardır; bunlar oturur, o medyanın, o çocukları sokağa sevk eden, istismara teşvik eden olayları kendi kültürümüz ve ulaşmak istediğimiz hedefler doğrultusunda, onların zaten yapması lazım. Bize düşmez bu iş. Bu ülkenin o hedeflerini tespit etmiş kurumlarına iş düşer; ama, onlar hiç ilgilenmediği için, biz, burada, idare ederiz vaziyeti.

BAŞKAN – Çok teşekkür ediyoruz, sağ olun.

Şimdi, UNICEF’ i dinleyeceğiz.

Efendim, önce, komisyonumuza hoş geldiniz.

Şimdi, sunum usulü itibariyle bir şey hatırlatayım. Konumuz, işte, gelen yazıda da ifade edildiği gibi, çocukları sokağa düşüren sebeplerle, sokağa düşmüş çocukların sorunlarını araştırmak. Komisyonumuzun konusu bu.

Dolayısıyla, UNICEF’in de bu konuda birtakım çalışmalarının olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan, bu çalışmalarıyla ilgili ortaya konmuş projeleri, çıkan sonuçları, neler önerildiği konularını, bizatihi sizlerden dinleyip, bunu bizimle paylaşmanızı arzu ettik. Katıldığınız için teşekkür ediyorum ve sözü Lila Hanımefendiye bırakıyorum.

Buyurun.

LİLA PİETERS (UNİCEF) – Her şeyden önce İngilizce konuşmak zorunda olduğum için özür diliyorum.

Öncelikle teşekkür etmek istiyorum bizi buraya davet ettiğiniz ve bizim görüşlerimizi de almak istediğiniz için.

UNICEF olarak bizim görevimiz, hükümete çocuk hakları konusunda destek vermek ve bu aşamada da bugünkü konuşmamı buna ve de Türkiye’nin imzaladığı ve başarıyla uygulamakta olduğu Çocuk Hakları Sözleşmesine dayandırarak konuşmama devam etmek istiyorum ve de öncelikle tebrik etmek istiyorum, Çocuk Hakları Sözleşmesinin, uluslararası sözleşmeler olarak, ulusal kanunların üzerinde kabul edilmesi uygun görüldüğü için.

Bununla birlikte de, çocuklar, Türkiye’de hak sahibi olarak ve bakım ve korunma haklarına sahip olan bireyler olarak görülmektedirler. Bu da hem devlete hem de ailelere birtakım yükümlülükler getirmekte ve bu taraflar da bu yükümlülükleri kabul etmektedirler bu sayede. Bu da, yetim çocuklar olsun sokak çocukları olsun her türlü çocuğa farklı bir bakış açısı getirdiğiniz, daha doğrusu, çocuklara farklı bir şekilde yaklaşmamız gerektiğini gösteren bir yaklaşım. Bu hem devlet için hem de aileler için. Bu da şu demek oluyor ki, çocukları suçlu ya da mağdur olarak nitelendirmek değil, çocuklar eğer bu durumlara düşüyorlarsa, bunların nedenlerini çocuklar üzerine yüklemek de değil, neyse neden, neden dolayı o şekilde davranıyorlarsa, onların nedenlerini araştırmamız gerektiğine inanıyoruz.

Son zamanlarda, UNICEF olarak, sokak çocuklarının rehabilitasyonuna ve toplumla yeniden bütünleştirilmelerine yönelik ufak ölçekli çalışmalar ve projeler yürütmekteyiz. Bunun ayrıntılarını da daha sonra kendim de verebiliyorum; çünkü, şu anda o projelerde ben çalışıyorum zaten; ama, küçük ölçekli yaptığımız aktiviteler ve projeler şu anda. Bugüne kadar yapılan çalışmaların çoğu da rehabilitasyona ve toplumla yeniden bütünleştirmeye yönelik çalışmalar oldu; fakat, maalesef, şimdiye kadar yeterince önlemeye yönelik, çocukların sokağa düşmelerini önlemeye yönelik ya da sokakta çalışmalarını önlemeye yönelik önleyici tedbirler konusundaki çalışmalar çok az gerçekleştirilebildi. Bu yüzden de, şu andaki en önemli ihtiyaçlardan bir tanesinin bu şekilde bir önleyici bakış açısı olduğunu düşünüyoruz. Rehabilitasyon ve yeniden bütünleştirmenin ötesinde nerelerde yanlışlıklar yapılıyor ve sokaktaki çocuklar eğitim kurumlarında ve ailelerin yanlarında olmaları gerekirken neden sokaktalar konularındaki bilgilerin artırılması gerekiyor diğerlerinin yanında şu anda acil olarak bizce.

Bizim düşüncemiz, ilk olarak aileden başlamamız gerekiyor. Aileler, çocuklarını geliştirme konusunda yetirince bilgi ve becerilerle donatılmış durumdalar mı ve çocukların sokağa düşmesini engelleyebiliyor durumdalar mı? Çünkü, bunu önleyici bir bakış açısının ilk basamağını aileler olarak görüyoruz. Örneğin aileler çocuklarını okula gönderiyorlar mı, gittiklerine emin oluyorlar mı, onları götürüp okula bırakıyorlar mı şeklinde, bir önleyici bakış açısıyla başlayabiliriz.

Son on yıldır, UNICEF olarak, Millî Eğitim Bakanlığına ve Sağlık Bakanlığına ailelere yönelik programları konusunda biz destekliyoruz; ama, maalesef ki, bu zaman içerisinde etkisi çok büyük olamadı; çünkü, yapılan aktiviteler ve uygulanan programlar çok dar alanda uygulandı ve küçük ölçekli uygulandılar. Onun için, şu anda, bizce, gerekli olan bu programların, ailelere yönelik programların daha geniş ölçekte uygulanabilmesi için Eğitim ve Sağlık Bakanlıklarının desteklenmesi.

Bir başka bizim açımızdan önemli olan kurum da ilköğretimin incelenmesi. İlköğretimdeki sistemin ne kadar etkili olduğunun araştırılması gerekiyor; çünkü, çok fazla çocuk ilköğretimden kayıt olduktan sonra uzaklaşıyor ve devam etmiyor, bitiremiyor, bitirme oranları çok yüksek olmuyor. Bizce, bunun nedenlerinin araştırılması gerekiyor. Bu açıdan da, son zamanlarda, UNICEF’in ve Avrupa Birliğinin Millî Eğitim Bakanlığıyla beraber yürüttüğü çalışmaların çok önemli olduğunu düşünüyoruz ve umuyoruz ki, bundan sonraki ilköğretimi bitirme oranları bugüne göre yükselecektir. Bu yüzden de Türkiye’deki en önemli problemlerden biri, özellikle 10 ile 14 yaş arasındaki çocukların okul dışında kalmış çocuklar. Bunların sayısını, maalesef ki bilmiyoruz şu anda Türkiye’de. Sayısını bilmediğimiz, fakat, çok olduğunu ve problem teşkil edecek kadar çok olduğunu bildiğimiz sayıda çocuk okul dışında ve bunların birçoğu da sokaklarda yaşıyor.

Bu yüzden, yapılması gereken, bizce, bir başka şey de, bu çocuklar için normal eğitim sistemine dahil olmaları için özel bir program geliştirilmesi. Bu çocuklar ya kayıt olup sonradan okulu terk etmişler ya da hiç okula kayıt olmamışlar. Onların gereksinimleri doğrultusunda eğitim sistemine girebilecekleri bir program geliştirilmesi. Biz ya da herhangi bir sivil toplum kuruluşu ya da başka bir kurum tarafından bu çocuk okula dönmeye ikna edildiği takdirde bile son bir yılını sokakta harcadıysa ya da üç senedir okula gitmiyorsa normal eğitim sistemine geri dönmesi mümkün olmuyor. Bu yüzden bu çocuklar için bir telafi eğitimi programı, normal eğitim sistemine dönmelerini sağlayacak bir telafi eğitim programının geliştirilmesi gerekliliğine inanıyoruz. Bu konuda Türkiye’de aslında çok olumlu bir mekanizma var, okullardaki rehberlik sistemleri aslında çok etkili bir şekilde kullanılabilecek sistemler bizim için. Okuldaki çocuğun sorunlarının belirlenmesi, büyük ihtimalle bu çocukların aileleriyle olan uyuşmazlıkları var ve bu yüzden aslında okulu terk edip, sokağa düşüyorlar. Bunların rehberlik öğretmenleri tarafından önceden belirlenip, önleyici tedbirlerin o aşamada alınmasının çok etkili olacağını düşünüyoruz.

Biz iki hafta önce 81 ilden gelen 81 çocukla beraber olma imkânı bulduk ve orada da problemlerini dinleme şansımız oldu. Onların ilk ve de en önemli söyledikleri problemleri birçok arkadaşının sokakta yaşıyor olmasıydı.

BAŞKAN – Sokaktan gelen çocuk muydu bunlar?

LİLA PİETERS – Hayır. Yurtlardan gelenler vardı, ailelerinin yanından gelenler vardı. Bu çocuklar en önemli problem olarak birçok arkadaşının sokakta yaşadığını söylediler ve onlara sebebinin ne olduğunu sorduğumuzda yine en önemli problemlerden biri televizyonda çok fazla şiddetle karşı karşıyayız dediler. Yüzde 90 oranında Türkiye’de televizyon izleme oranı var. Bu yüzden televizyondaki şiddet çocukların karşısına rol modeli olarak çıkıyor. Buralarda biz pozitif rol modeli kullanmazsak çocuklar sonuçta şiddete başvuruyorlar ve şiddete başvurmaları, kendilerinin şiddete başvurmak istedikleri için değil, etraflarında öyle gördükleri için, onların rol modellerinin o şekilde olduğu için.

UNICEF şu anda 189 ülkede çalışmakta ve bu ülkelerin içerisinde sokak çocuğu problemleri olan ülkelerin çoğunda yapılan büyük bir yanlış var; o da, sokak çocuklarına çözüm olarak sunulan, bu çocukları toplayıp bir kuruma yerleştirmek. Bu, ne sürdürülebilir bir çözüm ne de onun ötesinde çocuğun yüksek yararını gözeten bir çözüm. Eğer Çocuk Hakları Sözleşmesinin 3 üncü maddesine bakarsak, çocuğun bu şekilde kapalı kurumlara yerleştirilmesi son çare olarak kullanılması gereken bir önlem. Bu çocuklar suçlu değiller, bu çocukların kapalı kurumlarda tutulması kesinlikle bir çözüm olamaz. Amaç, onlara yönelik hizmetlerin geliştirilip, bu çocukların ailelerinin yanlarına geri döndürülmeleri; çünkü, çocuklarının yeri, ailelerinin ve anne, babalarının yanı aslında. Bu yüzden sokak çocukları açısından ciddî bir bakış açısı değişikliğine ihtiyacımız var. Bu çocukları suçlu olarak görüp, eğer kurumlara kapatmaya niyetleniyorsak, daha doğrusu böyle bir çözüm önerisi sunuluyorsa, bunlar kesinlikle ne sürdürülebilir ne de etkili çözüm olabilir. Örneğin, eğer bugün gidip Diyarbakır’daki bütün sokak çocuklarını toplayıp bir yere koysak, iki sene içinde garanti ediyorum ki hiçbir sonuç alınamaz böyle bir şeyden. Bu çocuklar eğer sokaktalarsa, bu çocuklar sokakta olmak istedikleri için değil; eğer, orada suça itiliyorlarsa suç işlemek istedikleri için değil. Bu, o ana kadar devletin ve ailelerin yaptıkları birtakım yanlışlardan dolayı oralardalar, o konuma düşüyorlar. O yüzden bir bakış açısı değişikliği yapmamız gerekiyor, tüm sokak çocuklarını suçlu olarak nitelendirmememiz gerekiyor.

Bizim önerimiz, her şeyden önce bir araştırma yapılması. Bu sokak çocuklarıyla beraber yapılacak bir araştırmayla, problemlerinin ve onları sokağa iten nedenlerin araştırılması; çünkü, o çocuklar mecbur kaldıkları için sokaktalar ve belli nedenleri var. Bu nedenlerin araştırılıp, onlara göre ilerlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Sokak çocukları hiçbirimizin düşmanı değiller, onlar sonuçta çocuk; bu yüzden, onlarla beraber, onların iyiliğini için bu durumun tespiti ve ona göre ilerlenmesi gerektiğine inanıyoruz.

Sonuçta iki ayağı var; bir tanesi, şu anda sokakta olan çocukları ailelerinin yanlarına çekmeye çalışmak. İkincisi de, önleyici tedbirleri hazırlayıp, bundan sonra daha fazla çocuğun sokağa düşmesini engellemek.

Teşekkür ediyorum. Biraz fazla uzun konuştum her zamanki gibi.

BAŞKAN – Hayır, uzun olmadı.

LİLA PİETERS – Eğer Seda Hanım da bir şeyler söylemek istiyorsa ve kaçırdığım bir şeyler olursa diye sözü ona bırakmak istiyorum.

UNICEF DANIŞMANI SEDA AKÇO – Ben de birkaç şey eklemek istiyorum. Bizim uygulamalarımızdan hareketle elde ettiğimiz bazı sonuçları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu fırsatı verdiğiniz için de teşekkür ederim.

Bu çalışmanın gerçekten önemli bir aşama olduğunu düşünüyorum. Örnek vermek istiyorum, 1966 yılında -o zaman Küçükleri Koruma Şube Müdürlüğü yeni kurulmuş- Küçükleri Koruma Şube Müdürlüğünün İstanbul encümenine yazmış olduğu bir yazı var, köprü altında yaşayan bir çocuğun koruma altına alınması için. İstanbul encümenin verdiği bir karar var: Henüz, ilimizde bu tür çocuklara yönelik hizmet verecek kurumlar olmadığından bu kararın gereği yerine getirilemiyor diye. O tarihle bu tarih arasındaki zamanı bir düşünmek gerekir.

Benim önerim, biraz onların eylemelerinin sonuçlarından dikkatimizi alıp, onlara nelerin yapılıp, nelerin yapılmadığına dikkati vermek; çünkü, anayasaya göre bilindiği üzere korunmaya muhtaç çocukların korunması görevi devlete ait. Devletten anlaşılan da yasamasıyla, yürütmesiyle, yargısıyla bir bütün olan devlet. Onun içinde sadece yürütmenin değil, elbette sizin de burada belirlemiş olduğunuz gibi, yasamanın da önemli görevleri var. Biraz dikkati buna yöneltmekte fayda var diye düşünüyorum. Acaba devletin kurumları, hizmetleri, yapılanmaları, yasaları çocukların bu koşullarda olmasını engellemeye elverişli mi; bir buna bakmakta fayda var. Benzer bir bakış açısını da topluma da yöneltmeye ihtiyaç var diye düşünüyorum; çünkü, bir toplum düşünün 6 yaşında bir çocuk gece sokakta çöp karıştırarak hayatını sürdürmek durumunda kalıyor. 12 yaşında bir çocuk gecelerini gündüzlerini sokaklarda geçirmek durumunda kalıyor. Sosyal Hizmetler Kurumu bu çocuklara yönelik hizmet vermediğini söylüyor bu toplumda ve bu toplum bununla dehşete düşmüyor; yani, 6 yaşındaki, 12 yaşındaki bir çocuğun bırakın aylarını yıllarını, bir geceyi sokakta geçirmesinin karşısında dahi dehşete düşmüyor. Ancak o çocuklardan biri bir gün kalkıp o toplumdan birine zarar verirse dehşete düşüyor. Eğer bizi sinirlendiren, bizim dikkatimizi çeken nokta, o çocuğun o topluma zaman zaman vermek durumunda kaldığı zarar olursa, bu kalıcı çözümleri bulmakta gerçekten zorluk çekeriz diye düşünüyorum.

Yine bir örnekle de söyleyeceklerimi sonlandırmak istiyorum. Ben hukukçuyum, avukatlık yapıyorum. Bir müvekkilim vardı benim, iki çocuk, bunlar gece bir büfeye girerek bir kangal sucuk, iki ekmek, iki kutu kola çalmışlardır. Sokakta yaşadıklarını söylediler ve bu çocuklar hakkında bir tedbir kararı alınamadı; ama, onlar hakkında bir kangal sucuk, iki ekmek, iki kutu kolanın davası açıldı. Onlar sanık olarak yargılandılar çocuk mahkemesinde ne hâkimler ne savcılar ne avukatlar ne de karşılaşan devlet görevlileri, polis onların sokakta yaşıyor olmasına dehşete düşmedi, bir kangal sucuk, iki ekmek, iki kutu kolanın dehşetine düştü, çocuklar bizim sucuğumuzu ve ekmeğimizi çaldılar... Bu şekliyle bakarak ben çözüm bulabileceğimizi düşünmüyorum. O nedenle dikkati biraz devletin yükümlülükleri ve toplumun bu konuya bakış açısına çevirmeliyiz ve orada değişiklik yaratmaya çalışmalıyız. Gerçekten toplumun şu andaki soruna tepki veriş biçimi beni dehşete düşürüyor. Bu yöne yönelmenin yararlı olacağını düşünüyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Canan Hanım buyurun.

CANAN ARITMAN (İzmir) – Ben öncelikle teşekkür ediyorum UNICEF görevlilerine.

UNICEF’e Türkiye çalışmalarında yol göstermek adına bu ülkenin gerçeklerinden bahsetmek istiyorum.

Değerli konuşmacı, ailenin çocuğun okula gidip gitmediğini kontrol edip etmediğini sordu. Okula başlayan çocuk okula devam etmiyor sonra dedi; evet etmiyor. Ama bizde bunun nedeni, ne yazık ki, aile çocuğu okula yollamıyor, aile çocuğu sokağa yolluyor para kazanması için, o aileye bakması için yolluyor; sorun burada.

Ailede çocuk sayısı çok fazladır, çocuğa ilgi yoktur, sevgi göstermez yeterince, bilakis şiddete maruz kalır. Bazı ebeveynler çocuğun adını bile bilmeyebilir. Onlar için çocuğun eve getireceği paranın miktarı önemlidir. Eğer o çocuk yeterli parayı getirmezse ailesinden şiddet görür. Bu çocuklar zaten ailede çok şiddet görüyorlar, ayrıca televizyonlara ihtiyacı bile yok bunların. Çocuğunu okula yolmayan aile için bazı yasal tedbirlerimiz var; ama, ne yazık ki hükümetler onları uygulamıyor. Türkiye’de çok yakında bir olay oldu, gazetelerde yer aldı. İstanbul’da bir kız çocuğu 11-12 yaşında ve okula gitmiyor. “Haydi kızlar okula” kampanyası çerçevesinde o ilçenin kaymakamı ve din adamı aileye gidip, o kız çocuğunun okula yollanması için ikna etmeye çalışıyorlar; ama, ikna edemiyorlar. Baba diyor ki, para cezasını öderim, ama ben yine bunu okula yollamam ve devlet hiçbir şey yapmıyor. Halbuki eğitim hakkının alınması en büyük şiddettir, en büyük insan hakları ihlallidir ve devlet hiçbir şey yapmıyor, sadece gazete haberi oluyor. Eğer çocuğunu okutmayan, okula yollamayan aileye, çocuğunu çalıştıran aileye caydırıcı yaptırımlar uygulamazsak, -mesela o çocuğun velayetini ondan almak gibi, o çocuğu ondan almak gibi, bakmadığı çocuğu almak gibi- sanıyorum, sorun çözülmez bu ülkede. Çünkü, bu çocuklu, çok fakir, genelde işsiz veya işi olsa bile çalışmıyor, o çocukları çalıştırıyor, on tane çocuk var onlar işe gidiyor. Aileler için çocuk, sizin bizim anladığımız anlamda çocuk değil. O para kazanacak bir araç; onların bakış açısı bu. Ailelere yönelik program yapmak lazım. Aileler burada çok hatalı çok suçlu, devlet yetersiz, devlet hatalı.

Çocukların kapalı kurumlara alınması; şimdi düşünün bir aile İstanbul varoşlarında yaşıyor, on tane çocuk, bir tek oda, yeterli yemek yok, ısınma imkanı yok, karnı aç, üşüyor, şiddete maruz kalıyor, böyle bir çocuk için devletin kurumu sıcacık, karnını doyurabileceği, güvende olabileceği, şiddet görmeyeceği ve eğitim alabileceği bir yerdir. Bu bakış açısıyla değerlendirmenizi dilerim. Belki böyle bakarsanız bizim ülkemize daha yararlı olursunuz.

Teşekkür ediyorum.

LİLA PİETERS – Söylediklerinizin hepsine katılıyorum, zaten başta söylediklerimle aynı, benzer şeyler söylüyoruz herhalde. Fakat, bu problem ailelerin çok çocuk sahibi olmaları ve onları çalıştırmaları problemi çok fazla ülkede olan bir problem zaten, sadece Türkiye’ye yönelik bir problem de değil. O yüzden, benim düşüncem, bu problemin daha da ilerisine bakmamız gerekiyor. Sadece ailelerin çocuklarını okula göndermemeleri kısmında kalmayıp, neden göndermediklerini araştırıyorsak eğer, burada eğitim sistemine de bakmamız gerekiyor. Eğitim sisteminde aileler çocuklarını gönderdikleri zaman günün sonunda kaliteli eğitim almış olmalarını beklerler, bu yüzden elde edecekleri çıktılara baktıkları zaman çocuklarını okula göndermeye değer bulmalılar. Bu yüzden birazcık daha geniş bakılması gerektiğini söylüyorum ben sadece.

Türkiye şu anda bütün dünyadaki ülkelere örnek olabilecek bir sistem, bir program geliştirdi ve çocuk işçiliğini çok aza indirdi; bunda da, ilköğretimi beş yıldan sekiz yıla çıkarması çok önemli bir adım. Bu yüzden bunu da yapmışken, burada çocuklara sadece eğitim hakkı vermenin ötesinde kaliteli bir eğitim verme konusunun üzerinde durulması gerektiğine inanıyorum.

Türkiye’de ekonomik problemler olduğunu kabul ediyorum; ama, dünyanın birçok yerinde ekonomik problemler var. Bu bir ülkenin bu açıdan problemli olması kaliteli bir eğitim sağlamasının önünde bir engel kesinlikle değil. Dünyadaki en fakir ülke olup, en kaliteli eğitimi verebilirsiniz, eğer eğitime yatırım yaparsanız. Bu yüzden eğitime yapılan yatırımların araştırılıp analizinin yapılıp, bu analizin sonucundaki çıktılara göre eğer yol alınabilirse bu problemlerin daha rahat çözülebileceğine inanıyorum. Örneğin şu anda Türkiye’nin yapması gereken daha fazla hapishane inşa etmek mi, yoksa eğitimine yatırım yapmak mı, bunu bir karşılaştırırsak, daha uzun vadeli bir yatırım olarak hangisinin daha karlı olduğunu. Bu kadar genç nüfusun olduğu bir ülkede ne tür bir yatırım yapılması gerektiğini bir tartarsak, özellikle de geleceğin Avrupa Birliği üyesi bir ülkesi olarak herhalde daha açık ortaya çıkar.

Bir başka konu da ailelerin çocuklarına ne tür değer verdiği konusuna bakılması gerektiği. Türkiye’de şu anda uygulanan güzel örneklerden bir tanesi de bu şartlı nakit transferi örneği; fakat, şu anda yüzde 6 gibi bir sınır çizilmiş durumda, bu şartlı nakit transferine. Buna Türkiye’nin daha fazla harcamaya kesinlikle gücü yeter.

BAŞKAN – Ne transferi dediniz acaba?

LİLA PİETERS – Şartlı nakit transferi. Bu, ekonomik durumları kötü olup, çocuklarını okula gönderemeyenlere yapılan şartlı nakit transferi; fakat, çok düşük bir düzeyde; yani, çok fakirler boyutunda verilebiliyor; fakat, elinizle böyle bir mekanizma varken bunun geliştirilmesi ve daha çok buna yatırım yapılması lazım. Bazı ülkelerde tüm kız ve erkek çocuklarına ilköğretimi tamamlamaları için burs sağlanmakta ve bu ülkelerden bir tanesi de Bangladeş ve Bangladeş’in yapabildiği bir şeyi Türkiye’nin yapamıyor olması olacak şey değil. O yüzden, hepsine çıkarılmasa da yüzde 6’yı yüzde 15’e, yani alttan başlayarak, fakirlik seviyesinde yüzde 10’u, yüzde 15’i kapsayacak şekilde bir bunun geliştirilmesi yapılamayacak bir şey değil ve bu aşamada da “çocuğumu okula gönderemiyorum; çünkü, çalışması ve eve para biriktirmesi lazım” diyen kişinin hiçbir bahanesi kalmıyor artık çocuğunu okula göndermemek için.

Kapalı kurumlar tabiî ki bazı çocuklar için gerekli olabilir sonuçta, bunlardan kaçınılmayacağını da kabul ediyorum; ama, eğer bir harcanan miktar ve onun yarattığı faydayla ilgili bir karşılaştırma yaparsanız bir çocuğu bir kurumda tutmanın maliyeti örneğin on milyon liraysa, o on milyon lirayla beş çocuğa bu şekilde destek sağlanabilir ve çok daha uzun vadede kârlı bir yatırım olur.

MEHMET CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Ben de bir şeyler söylemek istiyorum.

Önce verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim. Yalnız, arkadaşımızın son söylediği sözlere bir açıklık getirme ihtiyacı duydum. Haklısınız, çok da doğru şeyler söylediniz; birkaç çocuk birkaç olay yaptı diye sinirleniyorsunuz falan da esasına diye; bu esasına bugün, dün değil 1966 yılında kurum bile yoktu, var olan kurumlar da yeterli değil; ama, bir gerçek var ki, o suç işlediği için kızdığımız, üzüldüğümüz çocuklar suçlu değil, biz suçluyuz. Sokaktaki çocukları gruplara ayırıyoruz, okula gidememiş, ailesinin zorladığı, mecbur kaldığı ve ama sonunda hasta oluyor bunlar. Siz iki insandan hangisine ilk önce el atarsınız; hastaya, ölmesin diye değil mi; gelinmiş bu noktaya. Bu komisyonda bulunan bütün arkadaşlarımız olayın kaynağını mutlak biliyor ve oradan çözüm arıyor ve bugüne kadar onun uğraştık. Nedir olay; son derece açık, ekonomiktir. Neden ekonomiktir; sadece ailesinin parası olmadığı için sokağa düşen çocuklar anlamında değil, devletin de parası olmadığı için veya buna para ayırmadığı için gereken önlemi alamaması bakımından. Sağlıksız bir eğitim sağlıksız bir toplumu oluşturuyor; bu da doğru. Olay kültüreldir. Neden; dört beş eşle evlenme âdeti varsa, on onbeş de çocuk olur. Bölgeler arası dengesizlik...

Bunları hepimiz biliyoruz; ama, burada yapmak istediğimiz şu: Bu çocuklar hastadır, suçlamak yerine önlemini almalı, arkasından devam ediyor, kısa vadede yapılacak olaylar. Nedir bu çocuklar; suç örgütleri tarafından kullanılan çocuklar, kiraya tutulup istismar edilen çocuklar. Bu çocuklar organ mafyası tarafından organları bile alınan sahipsiz çocuklar. Evet, gasp, hırsızlık, haraç sosyal yönden herkesi rahatsız ederken hiç kimsenin bir şey yapmamasına rahatsız olurken, kısa, orta, uzun vadeli hesabı, bu komisyon biliyor, arkadaşlarımız elbet buradan gidecek; ama, her gün sosyal yönden büyük rahatsızlık yaratan, bunda küçümsemeye gerek yoktur, hakkı yoktur. Türkiye’de insanlar, can güvenliği olması gereken bir ortamda yaşamak ister; ama, çıkamıyor insanlar belirli yerlerde; bunu da küçümsemeye hakkımız yok. O nedenle, sizin söylediğiniz gibi, onlar bir suç işlediği veya hata yaptığı zaman sinirleniyoruz. Evet, sinirleniyoruz, onları o hale düşürdüğümüz için sinirleniyoruz. Oradan başlayıp, hazır kamuoyunda da onlardan rahatsız olurken duyarsız bir kesimi, görevi olup da başarılı iyi bir şey yapamamış olanların hâlâ duyarsızlığını aşabilmek için kısa vadede buradan da başlayalım; ama, hepimizin bildiği gibi esas sorun temelindedir, bari oraya doğru gidelim; çünkü, bu yaygınlaşıyor. Çünkü, bunlar çoğaldıkça, diğer çocukları da bu yöntemle birbirlerine olduğu gibi bunları uyuşturucuya, baliye, diğer uçucu maddelere alıştıranlara dur demezsek, okullara kadar girdiğini, okul çocuklarını haraca bağladığını, kötü yola sevk ettiğini gördük. Onun için, lütfen yanlış anlamayın, elbette bunlar sonuçtur, kızmamız onlara bugüne kadar sahip olamayıp bu noktaya kadar getirmiş olmamızdan, kamuoyunda da herkesin dikkati, sizin dediğiniz olumsuz yönde herkesin dikkati hazır çekilmişken buradan başlayarak hiç böyle bir durumun olmayacağı noktaya gelebilir; ama, bir gerçek var, ekonomiktir, eğitime bakmamız lazımdır ve tercih meselesidir. Sosyal devleti benimsiyorsanız buraya, işte kurumlar burada, konuşanları dinlediğinizde araç gereç yetersiz, uzman insan yetersizliğinden; biraz önce konuştuk. Polis toplasın bunları; topluyorlar. Nereye götürecekler; yani, bu konuda da olumlu gelişmeler var. Onun için, lütfen yanlış anlaşılmasın, komisyon üyeleri, milletvekilleri hepsini gayet iyi bilir, hemen ekonomiyi sihirli bir değnekle düzeltemeyeceğimiz için, çok önemli bir olay, uzayacaktır; ama, ona önlemler alırken eğitimi de sağlıklı hale getirinceye ve onun ürünlerini alıncaya kadar yukarıdan aşağıya doğru gidelim diye burada bunun için olaya biraz sinirlenip baktık, yoksa farklı bir şey düşünmüyoruz.

BÜRGE HAYRAN – Müsaade ederseniz, bu konuşmanın hatırlattığı birkaç şeyle birkaç noktayı daha eklemek istiyorum. Haklısınız, onu elbette gözetiyorum; ancak, can güvenliği ne kadar vatandaşın tehlikedeyse, hâlâ sokakta yaşamayı sürdüren çocuk için de can güvenliği o derece tehlikeli. Eğer, can güvenliğini korumayı hedefliyorsak, şu an evinde olan ve gerektiği zaman çıkmıyor... Abartıyorum, böyle bir şeye gerek yok. Ben İstanbul’da yaşıyorum ve İstanbul için bile bu boyutta bir tehlike olduğunu düşünmüyorum dışarı çıkma konusunda. Evinde olan yetişkini korumadan önceliği şu an hâlâ sokakta yaşamını sürdürmek durumunda kalan çocuğa vermenin bence bir engeli yok diye düşünüyorum; çünkü, evet, çok uçta birtakım davranışlar sergilediler; ama, onlarla karşılaştığınızda herhangi birini diğerinden ayırabileceğinizi düşünmüyorum, hepsi aynı riskin altında. Neden önemli; ben onu neden söyledim. Şunun için önemli; nasıl yaklaşıldığı alınan tedbirleri de belirliyor ve bir süredir zaten valilik de bu anlamda teyakkuz halinde aslında ve bazı genelgeler yayımlıyorlar. Bu genelgeler de aslında dördüncü yılını filan buldu. Eğer bu yöntemlerle yaklaşılarak sorun çözülebilecek olsaydı bu noktaya gelmezdi; çünkü, 1999’da, 2000’de İstanbul Valiliği bu tip genelgeler yayımladı. Yani, eğer çocuğu tehlikeli olarak görerek soruna çözüm bulmaya çalışırsak, o çözümler biraz özgürlük sınırlandırıcı, çocuğu cezalandırıcı çözümler oluyor ve bu çözümlerle bir yere varılamıyor; ona dikkat çekmek istedim. Çünkü, hemen bunun arkasından, böyle bakıldığı zaman gelen öneri, bu çocuklar birtakım suç örgütlerinin elinde, işte mafyanın elinde, madde kullananların elinde kullanılıyor. Ne yapalım; birtakım kurumlara alalım bu çocukları. Alıyorlar, durmuyorlar; çünkü, bu çocukların alışkanlıkları farklı ve çünkü o kurumlar bu çocukları tutabilecek biçimde hizmetler sunmuyorlar. O zaman çocuk kaçmaya veya o örgütler ya da ailesi tarafından kaçırılmaya başlıyor. O zaman, akla gelen çözüm şu: Ne yapalım, kaçmalarını önlemek için üzerlerinden kapıyı kilitleyelim. Üzerlerinden kapının kilitlendiği kurumların çocuklara özgü olmasına imkân yok. Onların hareket etmesi lazım, toplumla bütünleşmesi lazım, soyutladığımız ölçüde onları damgalayıp toplumun dışına itiyoruz. Bizim aslında çok önemli örneklerimiz var. Adalet Bakanlığının iki ayrı kurumu var; aynı Bakanlık işletiyor; biri Çocuk Islah Evi; açık kurum. Onaltı yıl hapis cezası almış bir çocuk orada kuruma geldiği günün ertesi günü dışarıda okula gidiyor, işe gidiyor, işe yerleştiriliyor; çünkü, bunlar bu TCK değişikliğinden sonra tahliye oldular, geçenlerde İzmir’de paylaşıldı bu deneyim, işe yerleştirilmiş bir çocuğa, tahliye olduktan sonra işvereni konaklayacak yer göstermiş ve bir tanesi de aynı bu şekilde gitti. Bizim bu bakış açımızla baktığımız zaman, toplum için tehlike oluşturduğunu düşünüyoruz bu çocuğun. Ona biraz bakım, uygun yaşam olanağı verildiği anda meslek ediniyor, çalışıyor, halbuki, biz zannediyoruz ki, onu toplum içinde bırakırsak her durumda tehlike teşkil edecek, kapıyı üzerinden kilitleyelim. Kapıların çocukların üzerinden kilitlendiği kurumlar ise, yine Adalet Bakanlığının tutukevlerine bakın, yine aynı günlerde öğrendiğiniz aynı ildeki çocuk tutukevinde ise, üç çocuk bir çocuğa tecavüz etmişler. Bu olay tutukevinde gerçekleşiyor. Dolayısıyla da, nasıl baktığımız bulacağımız çözümler açısından önemli. Evet, ekonomik değişiklikler uzun zaman alıyor, onu biliyorum; ama, ben çocuğu odağa koymuş bir bakış açısıyla da soruna hemen kalıcı çözümler bulunabileceğini düşünüyorum. Bunun başında da bu ne tür kurumlarla ya da ne tür hizmetlerle çözüm bulacağımız geliyor. Çocuğunun ait olduğu yerdeki hizmetlere ağırlık vermemiz lazım, o da ailesinin ya da aile benzeri ortamlar. Tabiî ki, onların yetmediği zaman da devletin devreye girmesi gerekiyor. Mesela, dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de, bu bizim eğilimimiz aileyi suçlamaya yönelik. Aile yetersiz, ilgilenmiyor, bakmıyor, tamam dünyanın her yerinde böyle aileler var, özel problemleri olan insanlar çıkıyor. O noktada toplumun ve devletin uygun hizmetleri sunması lazım. Aile yetersiz; ama, devlet yeterli mi çocuklara uygun hizmetleri vermek için, bu tip ihtiyaçları olan çocuklara. Yani, tehlikeyi ben de görüyorum. Tehlikenin en büyük olduğu şehirlerden birinde yaşıyorum; ama, kendi can güvenliğimizin öncesinde çocuğun can güvenliğini koymak gerekiyor.

MEHMET CEVDET SELVİ (Eskişehir) – Çok farklı bir şey düşünmüyoruz; yalnız, siz, özellikle böyle bakmak, böyle bakmak gerekir deyince biz öyle bakmıyormuşuz gibi geliyor da, alınıyorum. Esas sizin dediğiniz gibi baktığımız için bu komisyonu kurduk.

BAŞKAN – Recep Bey, buyurun.

RECEP GARİP (Adana) – Sizleri başından sonuna kadar dinleyemediğim için özür diliyorum, başka bir toplantı için ayrılmıştım.

Ben, kafama takılan bir iki noktayı, özellikle Canan Hanımın konuşmasına yükleme yaparak sormak istiyorum; yani, bu, meseleyi açmak anlamında belki bir şey; sonuçta da iki tane sorum olacak.

Evet, Türk aileleri, tarihsel geçmişe de dönüldüğü zaman insana yatırımı çok fazla yapan, önemseyen bir topluluğuz, bir medeniyetiz. Bu bakış açısından değerlendirildiği zaman, ataerkil bir aile yapısından kaynaklı Türk aileleri bireylere çok önem vermektedir; ancak, bu önem vermesi toplumsal gelişmenin, zihinsel dağılmanın, belki son yüzyıldaki kültür emperyalizminin insanlar içerisine çok farklı tohumları ekmesinden kaynaklı mıdır; belki bu tartışılacak bir konu. Ancak, ben şu soruyu sormak istiyorum: Yeryüzünün hangi anneni, yeryüzünün hangi babası bir sağlıklı düşünce olarak, sağlıklı bakan bir anne ve bir babadan bahsediyorum, ne kadar çok çocuğu olursa olsun, hangi anne baba çocuklarını sokağa gönderip “mutlaka bana para getireceksiniz, ama nereden getirirseniz getirin” diyecektir. Bunu anlamakta zorlanıyorum. Bu açıdan bakıldığında zorlanıyorum. Bu gerçek; yani, meselem o değil. Burada bireyin ya da bireylerin, anne babaların mutlak surette ya psikolojik olarak ya tıbben bir başka anlamda hasta olduğunu düşünüyorum. Hasta olmayan bir bireyin kendi evladını, kendi canını, kendi yüreğinin bir parçası olan evladını, oğlunu, kızını sokaklara bırakamaz. Bunun, yeryüzünün hiçbir annesi ya da babası için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Bunlarda varsa, yani bu mutlak surette fakirliğin, yoksulluğun...

CANAN ARITMAN (İzmir) – Ve eğitimsizliğin.

RECEP GARİP (Devamla) - ...eğitimsizliğin içerisinde barındırdığını düşünüyorum; yani, yoksulluğun, eğitimsizliğin, fakirliğin mutlaka içinde fonksiyon olarak iz taşıdığını düşünüyorum; ama, buna rağmen baba ve anne kendisini fedakârlık yapar, kendisi çalışır, kendi gece gündüz bu alanda yapılabilecek her türlü gücü kullanır eğer hasta değilse.

Hanımefendinin bir ifadesi vardı, çok önemli bir ifadeydi, kayıtlar altına alınması açısından da önemli, altını çiziyorum “acaba Türkiye’de cezaevleri mi daha çok açılıyor, eğitim kurumları mı” diye. Kuşkusuz, bunun cevabı şudur Türkiye’de, gerçek budur: Cezaevine ihtiyaç olduğu için cezaevleri açılmaya devam ediyor; ama, eğitim kurumları belki onu onlara, ellilere, yüzlere katlayan fazlalıkla açılmaya devam ediyor. Sanıyorum asıl cümle şu olmalı: Keşke cezaevsiz bir dünya sağlayabilseydik. Eğer, böyle cezaevsiz bir dünya olacaksa, adaletin, eşitliğin, paylaşımın eşit olarak dağılabildiği bir dünya ancak cezaevsiz bir dünyanın olabileceğini düşünüyorum.

CANAN ARITMAN (İzmir) – Ve savaşsız.

RECEP GARİP (Devamla) – Ve savaşsız.

Bir cümle daha vardı, çok önemliydi o cümleleri “ailelerin çocuklarına verdiği değer mutlaka gözden geçirilmelidir” diye. Doğrudur bunun sanıyorum son harfinin yanına iki nokta üst üste koyup şu cümleleri söylemeliyiz: Çağdaş, medeniyet merkezli, insanı önemseyen, çocuğun ne anlama geldiğini, geleceğin ne anlama geldiğini anlamlandırabilecek bir anlayışla bir eğitim sistemi mutlaka sağlanmalıdır.

Bizim Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın şöyle bir ifadesi var, sıklıkla kullanıyordu bir ara, şu günlerde kullanmıyor; ama, önemli bir cümle olarak altını çiziyorum: “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.” Şeyh Edebali’nin bir sözüdür bu, bizim geçmiş uygarlığımızın insana verdiği değerin devlete verdiği değerle özdeş olduğunu vurguluyor.

İki soru soracağım. Avukat Hanım, sanıyorum, daha çok bu konuda konuşmacı olduğu için, sizden önceki arkadaşlara sormuştum, sizden bu bilginin daha net gelebileceği konusunda bana bilgi aktarılmıştı. Bir ilçenin ismi...

BAŞKAN – Sinop’ta.

RECEP GARİP (Devamla) – Sinop’ta kayda düşüldü; ama, net olarak ismi belirtildi mi onu bilmiyorum. Ben, şunu soruyorum: Türkiye’de bir ilçeden bahsedildi ya da ilçelerden bahsediliyor, kız çocuklarını okula göndermediklerine dair. Bu ilçe varsa, hangi ilçedir ya da ilçeler varsa hangi ilçelerdir; tespitleriniz var mı? Birinci sorum bu.

İkinci sorum da şu: Sokak çocuklarıyla ilgili geçenlerde bir platform oluşturulmuştu, yapılmıştı Kızılcahamam’da bildiğim kadarıyla, yanlış hatırlamıyorsam “Sokak Çocukları” diye bir platform yapılmıştı.

SEDA AKÇO – Çocuk Forumu, sokak çocukları değil.

RECEP GARİP (Devamla) – Ben soruyorum: Neden Meclisten milletvekili olarak Recep Garip ya da Hocam ya da buradaki arkadaşlar...

SEDA AKÇO – Forumda sadece çocuklar vardı, onda sadece çocuklar vardı.

RECEP GARİP (Devamla) – Peki. Yani, ben üst düzey bürokratların falan bulunduğu, yöneticilerin bulunduğunu...

SEDA AKÇO – SHÇEK’ten yöneticiler vardı, doğru.

RECEP GARİP (Devamla) – Üst düzey bürokratlar vardı, SHÇEK’ten insanlar vardı, Bakanlar vardı kuşkusuz...

SEDA AKÇO – Bakan yoktu.

RECAP GARİP (Devamla) – Acaba; yok muydu?

SEDA AKÇO – Yoktu.

RECEP GARİP (Devamla) – Peki, SHÇEK’ten yetkililer katılıyor, milletvekillerinin oluşturduğu bir araştırma komisyonu var, sokak çocukları komisyonu var, ben bu komisyonda...

SEDA AKÇO – O forum, yıllık olarak düzenlenen bir forumdu zaten. Bu sene beşincisi yapılan bir forumdu ve amacı orada 81 ilden çocukların bir araya getirilip çocukların katılımlarının artırılması ve bu kesinlikle demek değildir ki... Doğru, haklısınız, böyle bir şeyi nasıl atladık, bu bizim hatamızdır, özür dileriz; ama, SHÇEK’in düzenlediği bir forum olduğu için oradan gelen yetkililer vardı, Bakan yoktu.

RECEP GARİP (Devamla) – O zaman, kayda şöyle geçelim: Diyelim ki, önümüzdeki bu forum devam edecekse, bunun altıncısı ya da yedincisi olacaksa SHÇEK yetkilileri, yani demek ki araştırma komisyonu kurulmasına ihtiyaç duyulacak kadar önemlidir, bu problem çözülmelidir. Bu konuda izleyici olarak milletvekili arkadaşlarımızdan en azından bir grup arkadaşımız orada bulunmuş olsalar bunun faydalı olacağını düşünüyorum.

SEDA AKÇO – Kesinlikle, önümüzdeki sene yapacağız böyle bir şey ve o zaman sizleri de çağıracağız. Tek bir şey yapmak istedim, sokak çocuklarına yönelik yapılmış bir forum değildi o; yani, biz 81 ilden 81 çocuk çağırmak istedik, bunu da sadece ailelerin yanından gelen çocukların olmaması gerektiğini, yurtlardan ve yetiştirme yurtlarından, çocuk yuvalarından gelen karışık bir çocuk grubu olsun diyerek değişik ortamlardan çocuklar çağırdık. Onun için, amaç olarak sokak çocuklarına yönlendirilmiş bir forum değil aslında o; ama, önümüzdeki sene bunu yaptığımız zaman kesinlikle sizleri de davet edeceğiz.

LILA PIETERS – Bu seneki forum öncekilerden birazcık farklıydı, çocukların kendi kapasitelerini geliştirmelerine yönelik, çocuktan çocuğa eğitim şeklinde bu çocuk hakları sözleşmesini daha iyi anlamaları açısından bir eğitim şeklinde düzenlenmiş bir forumdu; ama, son gününde kendi yaptıkları çalışmaları sundular ve kesinlikle katılıyorum, o çalışmalar sırasında orada olmanızın çok büyük faydası olurdu. Şubatta biz SHÇEK’le birlikte bir çalışma daha düzenleyeceğiz bundan sonrası için, o zaman ben bu konuyu kesinlikle dile getireceğim; ama, siz de bu arada parlamenterler olarak SHÇEK’ten böyle bir istekte bulunabilirsiniz, biz de bunu ileteceğiz.

RECEP GARİP (Devamla) – Bundan kuşkunuz olmasın, biz o görüşmeyi yapacağız, ben kendi adıma o görüşmeyi yapacağım; ancak, daha önce sormuş olduğum bir soru vardı, onun cevabını alacağım. Ben, buradan daha öncekilere sorduğum bir soruyu sormak istiyorum; UNICEF, sanıyorum bu konuda belki böyle bir projeyi hayata geçirmede SHÇEK’le ya da işte Bakanlıkla ya da diğer bakanlıkların katkılarıyla çocukların eğitimine yönelik, Türkiye’deki eğitimin gözden geçirilmesi konusunu söylemişlerdi; ben katılıyorum. Türkiye’deki eğitim daha ciddî gözden geçirilmelidir, insana doğru, birebir noktada insanın iyileştirilmesinin, bilgilendirilmesinin yanında, öğretimin yanında eğitimin daha önplanda tutulması, hayatla örtüştürülerek yapılması konusuna, eğitimin kaliteleştirilmesi konusuna mutlaka vurgu yapmak gerekiyor. Bu arada, belki çocukların eğitimi için bilim nasıl kullanılıyorsa, çağdaş gelişmeler, teknoloji nasıl kullanılıyorsa sinemanın da tiyatronun da sanat alanlarının da hayatın içine girmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda UNICEF, acaba, yani bir film çekilmesi konusunda, insanların oradan hayatın kendileriyle örtüşen taraflarını alması konusunda eğitime katkıda bulunmasının gerekli olduğunu düşünmüyor mu?

Teşekkür ediyorum.

LILA PIETERS – Kökleri Türkiye’ye dayanan bir insan olarak Türk insanının ailesine verdiği değerin ne kadar olduğu biliyorum; ama, bütün dünya için de benzer bir değerin geçerli olduğuna inanıyorum. Yine, sadece Türkiye’nin değil tüm Avrupa’daki ülkelerin karşılaştığı bir problem ve katılıyorum size, bu aile yapısındaki ve toplum yapısındaki değişiklikler. Türkiye şu anda çok büyük değişiklikler geçirmekte. Bu değişiklikler, modernleşme yoluyla beraber ekonomik problemlerin gelmesinden de kaynaklanıyor ve daha önce çalışabilen birçok insan şu anda işsiz durumdalar ve bunlara yönelik onların hayatta kalabilmelerini sağlayacak sosyal mekanizmalar kurulmalı olduğuna kesinlikle inanıyorum.

Ailelerin değişen ekonomik ortama bir şekilde uyum sağlamaları gerekiyor ve uyum sağlayamıyorlarsa eğer, bu çocuklarını eğer sokağa göndermek zorunda kalıyorlarsa bunların nedenlerini araştırmamız kesinlikle gerekiyor; çünkü, aileler bazı aşamalarda karar verici mekanizmalar rolü oynuyorlar ve bu tip kararlar vermek zorunda kalıyorlar. Bir başka bakış açısı değişikliği gereken yer de, izleme mekanizması konusunda ve sorumluluklar konusunda, şu ana kadar Türkiye’de, devlet, birçok, daha doğrusu, devlet, her şeyi sunan taraf olmuş; ama, artık, ailelere de anlatılması gereken, onların da yükümlülükleri ve sorumlulukları olduğu, aslında onların da bir şeyler yapması gerektiği bu konuda.

RECEP GARİP (Adana) – Doğru da, geçmişiyle ilgili; yani, devlet, hep babadır.

LİLA PİETERS – Bu sorumluluğun paylaşımının ailelere anlatılması gerekiyor. Aileler, eğer, öncelik sıralamasına koymaları gerekiyorsa, en son cep telefonu almayı mı, yoksa çocuklarını okula göndermeyi mi tercih etmeleri konusunda bilinçlendirilmeleri gerekiyor. Devletin sorumluluklarını ailelerle paylaşacağının da aileler tarafından anlaşılması gerekiyor.

Şimdi, sorunuza geçmek istiyorum, kız çocuklarının, daha doğrusu çocukların okula gönderilmesi konusuna. Bizim çalışmalarımız, şu ana kadar, sadece kız çocuklarının okula gönderilmesi konusunda oldu. Bu konuda da Başbakandan çok fazla destek gördük; bu yüzden tebrik ve teşekkür etmek istiyorum; çünkü, beraber çok ciddî bir çalışma içerisindeyiz ve eminim, 2010 yılına kadar okullardaki kız ve erkek oranının eşitliği sağlanmış olacak ilköğretim için.

Bizim elimizdeki bilgilerde kaç tane çocuğun okula gitmediği, kaç tane çocuğun okul sistemi dışında olduğu var; ama, okula başlayıp okulu terk eden, devam etmeyen çocukların sayıları, maalesef, mevcut değil. Bu aşamada Türkiye’nin en önemli problemlerinden biri de veri toplama. Bu konuda, bu çocukların okula gitmeleri konusunda Millî Eğitim Bakanlığının özellikle bu veri toplama konusunda desteklenmesi gerekiyor. Bu konuda olduğu gibi birçok konuda da veri toplama sisteminin Türkiye’de geliştirilmesi gerekiyor.

Eğitimin kalitesi konusunda dediklerinize katılıyorum. Eğitim ve öğretim, okul içerisinde çocukların hayat becerileri kazanmaları, buna kesinlikle katılıyorum ve yapılması gerekiyor; ama, kısa vadede yapılabilecek ve çok da maliyetli olmadan yapılabilecek şey bir telafi eğitim programının yerleştirilmesi ve bu konuda Millî Eğitim Bakanlığının desteklenmesi. Bu, problemlere kısa zamanda çözüm bulunabilecek bir çare. Bu telafi eğitimi, demin de bahsettiğimiz üzere, şu anda sokakta yaşayan çocuklara ya da okula zamanında başlamamış, başlayıp bırakmış... Eğer, bir şekilde yaşı itibariyle 14 yaşındaki çocuk sadece bir sene okula gittiyse, şu anda okula devam edemiyor. Gitmeye niyetli olsa, ailesi onu göndermeye niyetli olsa dahi normal eğitim sistemine girip okuluna devam edemiyor. Bu yüzden, bu çocuklara -ki, bu, sokak çocuklarını da kapsıyor tabiî- normal eğitim sistemi içerisine dönebilecekleri hızlandırılmış, yoğun bir eğitim programının hazırlanıp onlara telafi eğitiminin verilip, normal sistemin içerisine geri döndürülebilmelerini sağlayacak bir eğitim programından bahsediyoruz telafi eğitim programı derken.

Şu andaki sayılar 600 000 kız çocuğunun okul dışı olduğu. Bunlar, sonuçta kesin sayılar demek değildir; ama, kız çocukları 600 000, erkek çocuklarıyla beraber toplarsak, tahminen çok yuvarlak bir rakam olarak 1 000 000 civarında olabilir; ama, bunu, kullanılacak bir rakam olarak vermiyorum. Şu anda okula gitmeyen kız çocukları sayımız 600 000 civarında.

RECEP GARİP (Adana) – Ben, biraz da şunu sormuştum: Daha önceki oturumda, sizden önceki arkadaşlardan, ILO’dan dinlemiştik, Türkiye’deki bir ilçeden ya da bazı ilçelerden kız çocuklarını tamamıyla okula göndermediklerine dair. Bu ilçe ya da ilçelerin sizde isimleri var mı? Çünkü, biz, bu ilçeleri bilirsek, Millî Eğitim Bakanıyla görüşerek, burada farklı bir eğitim formasyonuna girmek lazım, aileleri eğitmek lazım; anne-babaları ikna etmek gerekiyor. Arkasından hukuksal sürecin başlaması lazım. Bu konuda bir bilgi var mı?

LİLA PİETERS – Bu bilgiyi bir iki hafta içerisinde size verebiliriz; çünkü, şu an Millî Eğitim Bakanlığı, hangi illerde, kaç tane çocuk, nerelerde okula gitmiyor bu bilgileri toparlıyor ve bu veriler bir iki hafta içerisinde son haline getirilmiş olacak. Onunla beraber bunun cevabını size vermemiz mümkün olabilir.

RECEP GARİP (Adana) – Yani, ben, basına bir malzeme çıksın diye bunun üzerinde durmuyorum; özellikle söylüyorum, basınlık bir malzeme değil. Eğer, bir ilçede topyekûn kız çocuklarımız okula gönderilmiyorsa, burada anne-baba eğitimine çok daha fazla, özel ilgi gösterilmesi gerektiği için, üzerine gidilmesi gerektiği için; yani, hukuksal süreci başlatabilirsiniz, ceza kesebilirsiniz; ama, anne-baba istemediği zaman yine göndermez. Bence, anne-babanın çocuklarının mutlaka eğitime tabiî tutulması gerektiğinin ikna edilmesi gerekir. Devlet, orada babalık yapacak, gidecek sırtını sıvazlayacak annenin-babanın ve çocuklarını okula göndereceğiz. Bu açıdan soruyorum, yoksa yazılı basına malzeme olsun diye değil.

LİLA PİETERS – O şekilde ilçe bazında bir bilgimiz yok.

RECEP GARİP (Adana) – O zaman bekleyelim, ama, o sonucu alalım.

LİLA PİETERS – Yani, iki hafta sonraki toparlanan veriden öyle bir sonuç çıkarsa, yani, onun sonucuna bakarak bir şey söylememiz mümkün. Şu anda, dediğiniz gibi, bir ilçe gibi bir bilgimiz yok.

RECEP GARİP (Adana) – Şimdi, biraz önceki bilgiler sonuçlanmış gibi geldi, son nokta konulmuş gibi geldi...

LİLA PİETERS – Hangi bilgilere?

RECEP GARİP (Adana) – Benim sorularımın açıklamasını ya da cevaplarını vermiş oldular. Ben burada sadece bir parantez açacağım. Şimdi, bizim şairlerimizin şu tip ifadeleri vardır: “Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz.” Bu, bir.

İkincisi şu: “Anne başa taç imiş, her derde ilaç imiş.”

Buradan şuraya geçeceğim: Biz, öyle anneler biliyoruz ki bu ülkede ve dünyanın başka ülkelerinde, evladının yoldaki bir aracın çiğnemesinden onu kurtarma adına kendisini aracın altına atmış, çocuğunu kaldırımın üstüne doğru itelemiş anneler biliyoruz. Bu, bu kadar önemli ve kıymetlidir.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Buyurun Cevdet Bey.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Saygıdeğer Başkanım, değerli arkadaşlar; önce Seda Hanıma, Bürge Hanıma ve Lila Hanıma hoş geldiniz diyorum. Baştan itibaren sizleri dinleyemediğim için de özür diliyorum.

Lila Hanım zaten iki kere annedir; iki oğlu olduğu için o anneliği bilir. Dedesinin de Türk olduğunu biliyorum. Onun için, o yönüyle de bizim kültürümüze çok da uzak değil yani.

RECEP GARİP (Adana) – Bizden bizden...

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Şimdi, tabiî, küçük bir hata büyük bir sonuca yol açabilir. Şöyle ki: Büyük bir kova suyun rengini bir damla mürekkep bozabilir.

Sokak çocukları, gerçi Türkiye’de çok az değil; ama, az da olsa, toplumda muhakkak onların dertlerine çare bulunmasının gerekliliğini ifade etmek istiyorum; çünkü, tüm toplumun yapısını, rengini değiştirebilecek özellik arz edebilirler. Bu meyanda, ben, iki soru sormak istiyorum.

Birincisi; biliyoruz ki -diğer arkadaşların sorularına tekrar olmamak kaydıyla söylüyorum- sokağa düşen çocuklar, sokakta olan çocuklar pek çok kötü alışkanlıkla iç içe oluyorlar; sigara, alkol, uyuşturucu ve diğer bağımlılık yapan ajanlarla. Yani, onlara alışıyorlar. Bir bakış açısı olarak, sokaktaki çocukları bu ajanlar cezbediyor, onlarla tanışıyorlar ve onlardan kurtulmak da istemiyorlar bir noktada, çünkü, bağımlılık yapacak ajanlar bunlar. Belki, sokak çocuklarının problemlerini çözerken, bu zararlılarla mücadele edilmesinin zannediyorum gerekliliğini gösterecek bir projeksiyon bu.

Geçen hafta Dünya Sağlık Örgütünün Tütün Çerçeve Sözleşmesi Meclisimizde kabul edildi.

LİLA PİETERS – Tütün?!.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Tütün Çerçeve Sözleşmesi, tütün zararlılarından korunmayı amaçlayan çerçeve sözleşme.

Şimdi, buna göre pek çok yükümlülük var. Özellikle gençler ve çocukların sigaradan, tütün ve tütün mamullerinden korunmasını amaçlıyor. Tabiî, bunlara diğer zararlı alışkanlıkları da ilave ettiğimiz zaman, bunlarla mücadele edilmesinin gerekliliği ortada. UNICEF, bu manada bizlere, sivil toplum örgütlerine, medyaya veyahut da Parlamentoya ne gibi destekler sağlayabilir?

Özellikle sokaktaki çocukların bu alışkanlıklara başlamaması için veya başlayanların bırakmasına yönelik ne gibi projeler üretip bizi destekleyebilirsiniz? Yani, ben, bunu, çok ciddî bir sorun olarak görüyorum; çözümü de kolaylaştıracak bir önem arz ettiğini düşünüyorum.

İkinci sorum: Lila Hanım çok sevinmeyecek bu soruma; çünkü, daha önce de sormuştum; ama, kayıtlara girmesi açısından söylüyorum: UNICEF, biliyoruz, pek çok ülkede bu çocuklarla ilgileniyor. Acaba, Irak’taki çocuklarla UNICEF ne kadar ilgileniyor? Şu anda milyonlarca çocuk mağdur durumda. Bu çocukların kimisi annesiz, kimisi babasız, kimisi hem annesiz-babasız, kimisi aç, kimisi kurşunlara hedef olmuş, kimisi yaralı vaziyette, kimisi ölmüş, gömülmesi dahi mümkün olmamış... Çok ciddî bir insanlık dramıyla karşı karşıyayız. UNICEF’in dünya politikası çerçevesinde buna tavrı ne olmaktadır, ne gibi tepkiler göstermiştir?

Teşekkür ederim.

LİLA PİETERS – İki oğlum var. Sizin sorduğunuz sorunun aynısını oğullarım da bana soruyor: “Anne UNICEF için çalışıyorsun, Irak’taki çocuklar için ne yapıyorsun?”

UNICEF Birleşmiş Milletlerin bir parçası olduğu için ve Birleşmiş Milletler de bir sürü ülkenin üyeliğiyle oluşturulmuş bir kurum olduğu için, bizim böyle bir şey yapabilmemiz için üye devletlerin Güvenlik Konseyine ve Genel Sekreterine baskıda bulunup, bize böyle bir şeyi yapmamızı söylemesi lazım. Bizim bunun dışında bir şey yapmamıza imkân yok. O yüzden, Suudi Arabistan, Fransa, Türkiye, bütün bu üye devletlerin verdiği bir karar sonucunda biz hareket ediyoruz. Bu yüzden, Türkiye olarak da, Güvenlik Konseyine ve Genel Sekretere yeterince baskıda bulunulabilirse eğer, onlar da bize “şunu yapın” derlerse, biz, bunu yapabiliriz o zaman. Onun için, biz de üye devletlere bağımlıyız.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Nasreddin Hoca “ipe un sermek” diyordu.

LİLA PİETERS – UNICEF’in bu konuda elinden gelen sadece savunma çalışmaları yapmak. Örneğin, New York halkına gidip, devletinize yeterince baskı yapın ki, bizim böyle bir şey yapabilmemiz için olanak sağlansın diye baskı yapmaktan başka yapabileceğimiz bir şey şu anda yok. Biz de, burada, üçümüz de, bu konuda hakikaten sıkıntılıyız; ama, elimizden gelen bir şey yok. Ama, hiçbir şey yapmıyor da değiliz, şu anda Irak’ta yerel UNICEF çalışanları var ve güvenlik müsaade ettikçe, Ürdün’e gidip, oradaki ofisimizden gerekli materyalleri, gerekli yardımları alıp geri gidiyorlar. Bu tip çalışmalar elimizden geldiğince yapılmakta; ama, daha büyük boyutta bir şeyi şu anda yapamıyoruz.

10 Aralıkta, tüm dünyayla beraber Türkiye’de de UNICEF’in her sene yayımladığı dünya çocuklarının durumu diye bir raporu var, bunu yayımlayacağız. Burada da, Türkiye’de de 10 Aralıkta toplantısı yapılacak. Burada, emin olun, Irak’taki çocuklar hakkında da durum analizi yapılmış olacak. UNICEF’in elinden gelen bu tip şeylerle bu konuda lobi yapmaya çalışmak. Umarım sizler de bu raporu okursunuz. Dediğim gibi, UNICEF olarak lobi yapmanın dışında bir şey yapamıyoruz.

Birinci sorunuza geri dönersem, kötü alışkanlıklar konusunda kesinlikle size katılıyorum. Türkiye’de sigarayla ilgili bir yasa var, maalesef, bu, uygulanamıyor. Restoranlara gittiğiniz zaman, yeni doğmuş çocuk sigarayla yan yana duruyor. Diğer konuyu tartıştığımız gibi, sonuçta bu çocuk bu tip alışkanlıkları elde ediyorsa, büyürken içinde bulunduğu ortam yüzünden bu tip alışkanlıkları elde ediyor. Bu yüzden, hele de böyle bir yasa varken, bunun etkin bir şekilde uygulanıyor olması gerekiyor.

Türkiye, böyle şeylerde Avrupa’yı beklemek zorunda kesinlikle değil. Yani, Avrupa’da bir şey çıkıp, ondan sonra Türkiye’de uygulanmasına gerek yok. Restoranları sigara içilen ve içilmeyen bölüm olarak ayırmak çok kolaya bir çözüm şu anda. Onun için, herhangi birini bekleyerek ya da örnek alınarak yapılmasına gerek yok, Türkiye, bunu, istediği zaman yapabilecektir. Okullarda sigara içilmesinin yasaklanması da, benzeri bir şekilde, okullarda çok kolay alınabilecek önlemlerden bir tanesi.

Kısa zamanda alınabilecek basit tedbirler çok fazla, sigara reklamlarını engellemek mümkün olabilir. Çok fazla reklam yapılıyor. O reklamlar, en azından üzerinde “sigara içerseniz bu çocuğunuza da zararlıdır” diye bir yazı bile olmadan yapılabiliyor. Bunlar, hep alınabilecek kolay tedbirler.

Buradaki çocukların Amerika’daki çocuklarla aynı olanaklara sahip olduğunu, aynı güvenli ortamda büyüme hakkına sahip olduğunu düşünüyorum. O yüzden, onlar kendi havalarını kirletmiyorlarsa orada, buraya gelip buranın havasını kirletmesine bizim izin vermememiz gerekir.

Aynı şey alkol için de geçerli. Alkol satılmasın demek değil bu; ama, 18 yaşın altındakilere, bir yaş sınırlaması konulup, bunun uygulanabiliyor olması lazım; çünkü, şu anda, Türkiye’de, benim ufak oğlum bakkala gittiği zaman bir şişe şarabı alıp dışarı çıkabiliyor. Bunların önüne geçilmesi lazım.

Bizim verebileceğim destekler arasında ise, mesela, Sağlık Bakanlığına bilgi, teknik destek vermek veya televizyonlar için filmler çekilmesi istenirse, bu tip konularda yardımcı olabiliriz. Elimizden gelen her türlü yardımı yapmaya çalışırız.

Alkol konusunda mesela, yetişkinler gittikleri zaman istedikleri gibi alkol alabilirler, buna karışmak gibi bir şey söz konusu değil; ama, çocukları korumak bizim görevimiz. Onun için, limitleri doğru yere çekmemiz gerekiyor.

Yine, eğitim konusunda da, okulda sigara içmek sonuçta senin hakkın, ileride içebilirsin; ama, sana şu tip negatif sonuçlar doğuracaktır şeklinde en azından bilgilendirilmeleri gerekiyor bu çocukların. O bilgilendirme sayesinde sonradan kendi kararlarını kendileri alabilecek hale gelmeleri gerekiyor. Bu konuda Millî Eğitim Bakanlığına, ne tür bir bilgilendirme hazırlanabilir, eğitim programlarının içerisine nasıl dahil edilebilir, bu konularda teknik destek sağlayabiliriz.

SEDA AKÇO – Ben, bu konuyla ilgili bir şey söylemek istiyorum.

Madde bağımlılığı konusunda etkin olabilecek yöntemlerden bir tanesi, çocuklar uçucu maddeleri kullandıkları için, ucuz olduğu için, bunların kullanımının engellenmesi mümkün; çünkü, bali içerisinde bulunan ve bazı yapıştırıcılar içerisinde bulunan etken madde bulunmadan da bu yapıştırıcılar üretilebiliyormuş. Avrupa’da oluşturulan standartlar göre, kimya mühendislerinin oluşturduğu standartlara göre, mesela yurtdışına yapıştırıcı içeren malzeme üreten firmalar bunları kullanamıyorlar. Ayakkabıda, gömlek yakasındaki sert maddelerde dahi onları kullanamıyorlar; çünkü, Avrupa ülkelerine giren malzemede buna standart getirilmiş durumda.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Ona ait metin halinde bir bilgi var mı acaba?

SEDA AKÇO – Var.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – Bana iletirseniz sevinirim.

SEDA AKÇO – Tamam.

Dolayısıyla, uyuşturucu üretiminde kullanılan o maddenin kullanımının yasaklanması suretiyle maddenin üretimi de anlamsız hale getirilebilir. Ama, şuna da dikkat etmek gerekiyor, mesela, bali Firması özellikle bunu bir geçim kaynağı gibi de kullanıyor; çünkü, bali işportada satılıyor.

Yine, başka bir yönetmelik var Müessir Maddelerin Kullanılmasına Dair Yönetmelik. O yönetmelikte de etkin maddelerin kullanımının denetiminin yapılması öngörülüyor. Şimdi, aslında, bunun da etkin madde kapsamına alınması halinde, işportada satılması önlenebilecek. Yani, çocuğun baliye ulaşmasını önleyici yöntemleri bulmakta fayda var.

Aslında, adaletin bu yönde nasıl işletildiğine bakmakta fayda var.

BAŞKAN – Tiner konusunda da böyle bir çalışma vardır.

SEDA AKÇO – Aynı.

BAŞKAN – Malum, çözücü özelliği var. Boya sanayiinde vesaire kullanılıyor.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – UNICEF bize bu desteği verecek. Siz, şimdi, UNICEF olarak onu üstlendiniz, bize teknik bilgi desteği veriyorsunuz Seda Hanım.

Bir de, Lila Hanım sizlerin de bilgisi olsun. 4207 sayılı bahsettiği kanun evet var; fakat, uygulanamıyor, doğrudur; sigarayla ilgili, tütünle ilgili olan kanun. Onun değiştirilmesi için de biz 6 aydır uğraşıyoruz. İnşallah, yakın zamanda onu da Meclise vereceğiz. Onda da, eğer, sizin çekinceleriniz olursa, ben, bir nüshasını size göndereyim taslağın, orada da bize yol gösterirseniz seviniriz.

LİLA PİETERS – Çok teşekkür ederiz.

SEDA AKÇO – Ben, bir konuyu daha paylaşmak istiyorum, çocukların suçta ve bu örgütler aracılığıyla kullanılmasına dair çok kaygı dile getirildiği için. Mesela, emniyet güçleri ile adalet sisteminden kişilerle benzer görüşmelerde belki bulunulabilinir. Ne kadar -özellikle bu araba hırsızlığı bakımından önemli- yardım ve yataklık yapan kişi yakalanıyor ya da açığa çıkarılıyor. Eğer, çocukların çaldıkları araba teyplerini, telefonlarını satacakları mekânlar olmaz ise, çocuklar bunları çalamazlar.

CEVDET ERDÖL (Trabzon) – İkinci el satışının yasaklanması gündeme geldi zaten.

SEDA AKÇO – Kendileri de satmıyorlar. Ama, hiçbir davada bunların satışını yapan insanlar duruşmaya getirilemiyor, bunlar tespit edilemiyor; buna bakmak lazım. Yani, çocukları kullanan mekanizmaları tespit etmeye yönelik bir çalışma, maalesef, adalet sistemi içerisinde yapılmıyor.

BAŞKAN – Teşekkür ederek benim bir iki sorum olacak.
 

 
< Önceki   Sonraki >

Ana Menü

Anasayfa
Kurumsal
Haberler
Faaliyetlerimiz
Spor Faaliyetleri(Tanıtım)
Kültürel Projelerimiz
Etüt Merkezlerimiz
Çocuklarımız
İSMEM-SICAKYUVA
Forum
Arama
Bütün Haberler (Blog)
İletişim
Ziyaretci Defteri
İstek-Görüş-Şikayet
Forum
Foto Galeri

Üye Girişi

Hoşgeldiniz .
:

:

Beni hatırla

Top
Untitled-12